NE OLURSAN OL YİNE GEL

GEL, GEL, NE OLURSAN OL YİNE GEL,

İSTER KAFİR, İSTER MECUSİ,

İSTER PUTA TAPAN OL YİNE GEL,

BİZİM DERGAHIMIZ, ÜMİTSİZLİK DERGAHI DEĞİLDİR,

YÜZ KERE TÖVBENİ BOZMUŞ OLSAN DA YİNE GEL...

 

ŞU TOPRAĞA SEVGİDEN BAŞKA BİR TOHUM EKMELİYİZ,

ŞU TERTEMİZ TARLAYA BAŞKA BİR TOHUM EKMELİYİZ BİZ...

BERİ GEL, BERİ ! DAHA DA BERİ ! NİCEYE ŞU YOL VURUCULUK ?

MADEM Kİ SEN BENSİN, BEN DE SENİM, NİCEYE ŞU SENLİK BENLİK...

ÖLÜMÜMÜZDEN SONRA MEZARIMIZI YERDE ARAMAYINIZ!

BİZİM MEZARIMIZ ÂRİFLERİN GÖNÜLLERİNDEDİR.

HZ MEVLANA

 

 

 

 

 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZDEN NASİHAT

 

Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize: “Bana tavsiyede bulun yâ Rasûlallah” diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerr’e şu nasîhatlerde bulundu:

 

— Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her işin başıdır.

 

— Kur’ân’ı oku, Allah’ın zikrine sarıl. Çünkü zikrullah senin için yeryüzünde ışık, gökte de saklanan bir azıktır.

 

— Sakın çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbi öldürür, yüzünün nûrunu söndürür.

 

— Çok konuşmamaya çalış çünkü bu, şeytanın senden uzaklaşması için bir vesîle, dînini koruman hususunda bir yardımcıdır.

 

— Fakirleri sev, onlarla hemdem ol.

 

— Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma. Bu, Allah’ın sana verdiği nimetleri küçümsememen için en uygun yoldur.

 

— Acı da olsa hakkı söyle.

 

— Bildiğin kusurların seni, halkın eksikliklerini araştırmaktan alıkoysun. Yaptığın bir işi, başkaları yaptığında kızma. Kendi noksanlarını görmeyip, insanların ayıplarıyla meşgul olman, irtikâb etmekte olduğun bir fiili insanlar yaptığında kendilerine kızman ayıp olarak sana yeter, dedi ve eliyle göğsüne vurarak:

 

— Ey Ebû Zerr! Tedbir gibi akıl, günahlardan sakınmak gibi verâ, güzel ahlak gibi servet yoktur, buyurdu. (Hayatü’s-Sahâbe 4-206/207)

 

 

HZ. ÖMER (R.A.)’DEN NASİHATLER

 

1. Sana kötülük yapan kimseyi ona iyilik yaparak cezâlandır.

2. Hakîkatı anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor.

3. Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça kötüye yorma.

4. Kendini töhmet altında bırakacak işlere mübâşeret eden, kendisi hakkında kötü düşünenleri kınamasın.

5. Sırrını gizleyen murâdına erer.

6. Sâdık arkadaşlar edin, gölgelerinde yaşarsın. Çünkü sâdık dostlar, huzurlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır.

7. Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.

8. Seni ilgilendirmeyen işe karışma.

9. Henüz vukû’ bulmamış şeylerden sorma.

10. İhtiyâcını, onu gidermeni istemeyenlere iletme.

11. Yalan yere yemîni hafîfe alma, Allah seni helâk eder.

12. Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa fâcirlerle arkadaş olma.

13. Düşmanlarından uzak dur.

14. Güvenmediğin dostlarından sakın. Güvenilir kimse de Allah’tan korkandır.

15. Mezarlıklarda derin saygı içinde ol.

16. Tâat ânında kendini zavallı gör.

17. Günah işlemek istersen sonunu düşün.

18. Herhangi bir işinde, Allah’tan korkanlarla istişâre et. Zîrâ Allah: Meâlen “Allah’tan, kulları arasında yalnız âlimler korkar,” buyurur. (Hayatü’s-Sahâbe 4-209/211)

 

 

HZ. ALİ’NİN (K.V) OĞLU HZ. HASAN (R.A)’A ETTİĞİ NASÎHAT

 

İbn-i Mülcem, Hz. Ali’yi yaralayınca Hz. Hasan ağlayarak yanına girdi. Hz. Ali:

— “Oğlum, niye ağlıyorsun?” Hz. Hasan:

— “Nasıl ağlamayayım? Âhiretin ilk, dünyânın son gününde bulunuyorsun!

— “Oğlum, dörder maddeden ibâret şu iki tavsiyemi iyi belle, onlara riâyet edersen, yapacağın hiçbir şey sana zarar vermez:

1- En büyük zenginlik, akıl.

2- En koyu fakirlik, ahmaklık.

3- En yaman yalnızlık, böbürlenmek.

4- En değerli âlîcenâplık, güzel ahlâktır.

Diğer dört şey ise:

1- Ahmakla dostluktan sakın, çünkü o sana faydalı olmak isterken zarar verir.

2- Yalancıyla dost olma. Zîrâ o, senden uzak duranı sana yaklaştırır, yakınını da senden uzaklaştırır.

3- Cimriyle de dostluk kurma, zîrâ ihtiyaç duyduğun şeyi senden uzaklaştırır.

4- Fâcirle de dost olma, çünkü seni ucuza satıverir.”

 

Not: Alıntıdır...

Yorum (yok) Yorum yaz!

RAMAZAN GELDİ HOŞ GELDİ....

Ramazan Müjdesi

 

 

Ramazan'ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurânî bir hava ile dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü'minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...

Mukaddes kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü'minlerle birlikte cinler, melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir bayram havası yaşanır.

 

Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

 

Mü'minlere İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme, Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

 

Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.

 

Ubâde bin Samit anlatıyor:

Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

 

"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)

 

Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mü'min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah'tan af diler. Rabbine niyazda bulunur.

 

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.

 

Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize vermektedir.

 

Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:

 

 

"Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.

Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.

Bu ay yardımlaşma ayıdır.

Bu ay mü'minlerin rızkını arttıracak aydır.

Bu ayda her kim oruçlu bir mü'mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur."

 

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, "Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü'mine iftar ettirene de verir" buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:

 

 

"Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

 

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.

Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.

Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.(2)

 

Kaynaklar:

(1) et-Tergib ve't-Terhîb, 2:99.

(2) A.g.e, 2:94.

 

 

 

 

Ramazan Ayı Faziletleri

 

Peygamber efendimiz (s.a.v.), Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki:

 

 

(Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

 

(Ramazan ayı gelince, “Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai]

 

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.) [Taberani]

 

(Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

 

(Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

 

(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

 

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

 

(Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]

 

(İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

 

(Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir.) [Taberani]

 

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

 

Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.

 

Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur.

 

Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.

 

Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir.

 

Kur’an-ı kerim Ramazanda indi. Kadir gecesi bu aydadır. Ramazan-ı şerifte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

 

İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.

 

Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir.

 

Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur.

 

Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin!

 

Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır.

 

Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

 

(Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

 

(Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari]

 

(Ramazan orucunu tutup ölen mümin, Cennete girer.) [Deylemi]

 

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

 

(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

 

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.) [Deylemi]

 

(Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

 

Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)

 

Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.

 

 

Ramazan’daki hedeflerimiz neler olmalı?

 

 

Bir Müslüman olarak rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ı en verimli şekilde geçirebilmek için kendimize şu hedefleri belirleyelim:

 

Çok Kur'an-ı Kerim okumak ve hatim indirmek.

 

Teravih namazını 20 rekat olarak cemaatle camilerde kılmak.

 

İftar saatlerinde ümmeti Muhammet için çok dua etmek.

 

Oruçlarımı mutlaka sahura kalkarak tutmak ve sahur vakitlerini dua, namaz ve Allah’ı zikirle çok iyi değerlendirmek.

 

Öğrencilere, komşularımıza ve akrabalarımıza iftar vermek.

 

Sadaka, burs, bağış ve yardımlarımızı bu ayda biraz daha artırmak.

 

Allah'ın isimlerini bolca zikretmek.

 

Gıybet, su-i zan, yalan, dedikodu gibi günahlardan uzak durarak orucumuzu lekelememek.

 

Ramazan’ımızı bereketlendirmek için fitremizi fazlasıyla vermek.

 

Çevremize hayırhâh olup bu ayda kalplerin de yumuşamasını fırsat bilerek din-i mübin-i İslam'a hizmet adına daha fazla şeyler yapmak.

 

Hayır ve hasenat sahiplerini yeni bir nesle sahip çıkma adına çeşitli hayırlara kanalize etmek.

 

Kötü huy ve alışkanlıklarımızı bu rahmet ve bereket ayında tamamen terk etmeye çalışmak.

 

‘Ramazan tebrik ziyaretleri’ adı altında tanıdık tanımadık herkese ziyaretlerde bulunmak.

 

‘Her gece Kadir Gecesi olabilir’ mülahazası ile Ramazan gecelerini çok dinç olarak ibadet ve dua ile değerlendirmek.

 

Zaman Gazetesi

Asım Akın Işık

27.10.2003

 

 

 

 

Ramazan ayına verilen beş nimet

 

Cabir ibni Abdullah Radiyallâhu Anh, Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

 

“Ümmetime Ramazan ayında beş şey ihsan edildi. Bunlar daha önceki peygamberlerin ümmetine verilmemişti.

 

Birincisi: Ramazan ayının ilk gecesi olunca Cenab-ı Hak onlara rahmetiyle bakar. Allah kime rahmetiyle bakarsa, onu hiçbir zaman azaba çarptırmaz.

 

İkincisi: Oruç tutanların ağızlarının kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.

 

Üçüncüsü: Gece ve gündüz melekler oruç tutanların bağışlanması için Allah’a yalvarırlar.

 

Dördüncüsü: Allah o gün Cennetine emir verir ve şöyle buyurur: ‘Ey Cennet, kullarım için hazırlan, süslen. Dünya sıkıntılarından kurtulup Benim huzuruma ve ikramıma gelip istirahat etmeleri yaklaştı.’

 

Beşincisi: Ramazan’ın son gecesi gelince de, Allah oruç tutan kullarının hepsini affeder.

 

Not: ALINTIDIR....

Yorum (yok) Yorum yaz!

MÜMİNLER İÇİN HER OLAYDA HAYIR VARDIR

 

Her Olayı, Her Detayı Yaratanın Allah Olduğunu Bilmek…

 

İnsanların birçoğu olumlu olarak değerlendirdikleri olaylarla mutlu olurken, olumsuz ya da ters gidiyor gibi görünen olaylarla birlikte de hüzne kapılırlar. Oysaki iman eden insanlar için böyle bir sıkıntıya düşmek son derece yersizdir. Allah, Kuran'da her olayı salih kullarının hayrına yarattığını müjdelemiş, onlar için hiçbir zaman hüzün ve sıkıntı olamayacağını haber vermiştir.

 

İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren karşılaştığı iyi ya da kötü gibi görünen her olayı Allah yaratmaktadır. Yaşamı bir bütün olarak yeryüzünün tek hakimi olan Allah kontrol etmektedir. Allah kusursuz, mükemmel, hikmetli ve en güzel şekilde yaratandır. Bu, Allah'ın yaratmış olduğu kaderdir; Allah'ın yarattığı kaderdeki olaylar arasından bir kısmını ayırıp bir kenara almak ve bunlara iyi diğerlerine ise kötü gibi bir yakıştırma yapmak mümkün değildir. Öyleyse insana düşen bu mükemmelliği görüp takdir etmek ve Allah'ın aklının olabilecek en kusursuz sonuçları yaratacağını bilerek her olayı hayra yormaktır. Zira Allah'a iman eden ve imanı ile her olayı hayır gözüyle değerlendirip, hayra yorumlayan bir insan dünyada da ahirette de hep hayır ve güzelliklerle karşılaşacaktır.

 

Kader Müslüman için baştan sona kusursuz hazırlanmış, hikmet ve hayırlarla dolu bir cennet hazırlığıdır. Müminin bu dünyada karşılaştığı her zorluk cennette sonsuza kadar alacağı zevklerin, neşenin ve huzurun kaynağıdır. "... Zorlukla birlikte bir kolaylık vardır" (İnşirah Suresi, 5) ayeti de bir yönü ile bu gerçeğe işaret etmektedir. Müminin gösterdiği sabır ve cesaret, çok güzel nimetlerle sonsuza kadar mükafatlandırılmış halde kaderde yazılıdır.

 

Bir mümin gün içerisinde bazı olaylara üzülebilir, tedirginlik hissedebilir. Bu üzüntü ve tedirginliğin sebebi o an için, karşısına çıkan olayların kaderde olduğunu, herşeyi Allah'ın yarattığını unutmuş olmasıdır. Ona, "bu olayı Allah hayırla yarattı" dense eğer o anda gafil değilse hemen gerçekleri görür ve rahatlar. Bu yüzden Müslüman an an her olayın kaderde olduğunu daima hatırlamalı ve hatırlatmalıdır.

 

Allah'ın ezelde hayır ve hikmetle hazırladığı olaylara tevekkül etmeli, güzelliklerini görmeye, hikmetlerini anlamaya çalışmalıdır. Her insan Allah'ın dilemesi ile bu gerçekleri anlayabilir. Belki olaylardaki sayısız hayır ve hikmetin tamamı ilk anda tespit edilemeyebilir; ama eğer bir olay gerçekleşmişse bilinmelidir ki o zaten Müslüman için Allah'ın yarattığı hayır ve hikmetle birlikte gerçekleşmiştir.

 

İnsanın dolaylı ya da direk olarak muhatap olduğu herşey, gördüğü her olay, duyduğu her ses tümüyle kişinin dünya hayatındaki "blok" halindeki yaşamının bir parçasıdır. Evrende meydana gelen büyük ya da küçük her olay bir hikmet üzerine gerçekleşir. Hiçbir çiçek tesadüfi olarak açmaz ya da tesadüfi olarak solmaz. Ya da hiçbir insan tesadüfen doğup, tesadüfen ölmez. Hiçbir insan yanlışlıkla ya da kontrolsüz olarak hastalanmaz. Eğer bir iyilikle ya da bir kötülükle karşılaşıyorsa, bu hiçbir zaman için tesadüfi ya da şans eseri gerçekleşmez. Her birini, insanın yaratılışı ile birlikte, Allah özel olarak belirlemiştir.

 

Hayır Gibi Görünen Olaylarda Şer, Şer Gibi Görünen Olaylarda Hayır Olabileceğini Bilmek…

 

İnsan ancak olayların dıştan görünen kısmı ile muhatap olabilmekte ve ancak kendi anlayışı ile bu olayları değerlendirebilmektedir. Sınırlı bilgi ve anlayışı ile kimi zaman hayır ve güzellik olan bir olayı olumsuz, kötülük ile dolu olan bir olayı ise olumlu ve hayırlı olarak nitelendirebilmektedir. Bu durumda doğruları görebilmek için iman eden bir insanın yapması gereken şey, Allah'ın sonsuz akıl ve bilgisine teslim olarak, her olaya hayır gözüyle bakmaktır. Nitekim Allah bir ayetinde insanlara şöyle buyurmaktadır:

 

... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

 

Allah'ın bu ayette bildirdiği gibi, insanın kendisi için çok hayırlı ve güzel olacağını sandığı bir olay aslında dünyada ve ahirette hüsrana uğramasına neden olacak olabilir. Ya da zarara uğrayacağını düşünerek kaçtığı bir olay kişiye güzellik, bereket bolluk ve huzur getirecek olabilir. Tüm bunların gerçek bilgisi sadece ve sadece Allah Katında gizlidir. Gerek şer gerekse hayır gibi görünen tüm olaylar Allah'ın dilemesiyle gerçekleşir. Allah kim için neyi dilerse o olur. Kuran'da, "Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse. O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yunus Suresi, 107) ayetiyle de bu önemli gerçek hatırlatılmıştır.

 

 

MÜMİNLER İÇİN HER OLAYDA HAYIR VARDIR

 

Her insanın hayatında zor anlar olarak nitelendirebilecek zamanlar vardır. Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların birçoğu bu anları huzursuzluk, üzüntü ve sıkıntı gibi duygular içerisinde geçirirler. Böyle ortamlarda sinirlilik, gerginlik, tartışmacılık yoğun bir şekilde sergiledikleri tavırlardır. Bu tepkilerin tek nedeni ise, bu kişilerin dinin getirdiği güzel ahlaktan uzak yaşamalarıdır. Allah'a ve O'nun yaratmış olduğu kaderin kusursuzluğuna iman etmedikleri için, karşılaştıkları olayların, çektikleri zorlukların arkasında bir hikmet ve hayır göremezler. Nitekim iman etmedikleri için zaten dünyada geçirdikleri her an kendi aleyhlerine işlemektedir. Onlar da bunun sıkıntısı ve gerginliği içinde yaşamlarını sürdürürler.

 

Müminler ise, Allah'ın dünya hayatında kendileri için yarattığı zorlukların birer imtihan olduğunu bilirler. Bu denemelerin, salih Müslümanlar ile "kalplerinde hastalık bulunan" ve samimi olarak iman etmeyen kişilerin ayrılması için özel olarak yaratıldığının farkındadırlar. Çünkü Allah Müslümanları mutlaka deneyeceğini ve doğru olanlarla olmayanları birbirinden ayırt edeceğini Kuran'da şöyle vaat etmiştir:

 

Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran Suresi, 142)

 

Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırdedinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir… (Al-i İmran Suresi, 179)

 

(Harunyahya.org)

Not: alıntıdır...

Yorum (3) Yorum yaz!

MANEVİ DEĞERLER!...

 

Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda ahlaki ve ailevi değerler zamanla geçerliliğini yitirir. İyilik ve kötülük kavramları kişisel menfaat ve beklentilere göre şekillenmeye başlar. Bu nedenle de zaman içinde rüşvet, hırsızlık ve devlete itaatsizlik gibi ahlak dışı davranışlar yayılarak devletin ve milletin güvenliğini ve bütünlüğünü tehdit eden birer unsur haline gelir.

 

Bir milleti birarada tutan, devleti güçlü kılan en önemli unsurlardan biri manevi değerler ve din ahlakıdır. Geçmişi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın manevi ve dini değerlerin zayıflaması, bir toplumda dejenerasyonun baş göstermesini, anarşinin ortaya çıkmasını, ardından da bölünmeyi ve yok olmayı kaçınılmaz hale getirir. Tarih; güçlenmiş, yükselmiş, zenginleşip büyümüş fakat manevi değerlerine olan bağlılığını kaybetmesinden dolayı varlığını yitirmiş toplumların örnekleriyle doludur.

 

Türk Milleti'nin sayısız tehdit ve zorluk karşısında asırlarca ayakta kalması, hiçbir zaman boyunduruk altına girmeden varlığını sürdürmesi, her biri diğerinden güçlü 16 büyük devlet kurarak milyonlara hükmetmesi, insanımızın manevi değerler konusundaki duyarlılığının ve titizliğinin bir sonucudur. Türk insanının bu husustaki kararlılığı, milletimizi tarih sahnesinde yüzyıllardır lider ve öncü konumda tutmuştur.

 

 

Milletimizi Ayakta Tutan Güç, Manevi Değerlerimizdir

 

Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan ortak manevi değerler; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur. Din ahlakının var olmadığı veya dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek ve kısa süre içinde ortadan kalkacaktır.

 

Dini ve manevi değerlere bağlılığın bir toplum için hayati önem taşıdığına dikkat çeken Büyük Önder Atatürk de Türk Milleti'nin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur"; "Din vardır ve lazımdır" sözleriyle teşvik etmiştir.

 

Nitekim tarihe, özellikle de Türk Milleti'nin tarihine baktığımızda bunun ne derece doğru olduğunu açıkça görebiliriz. Türk Milleti'nin tarihinde yer alan tüm güçlü ve kalıcı devletler, özellikle de 6 yüzyıl boyunca dünyanın en büyük siyasi güçlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, manevi değerlere bağlılıktan gelen güçlü bir kültür üzerine yükselmiştir.

Şanlı bir tarihe sahip, büyük ve köklü bir medeniyetin temsilcisi olmuş Müslüman Türk Milleti, özellikle İslamiyet'in kabulünün ardından daha güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır. Sultan Alpaslan'ın Malazgirt'teki zaferinin ardından, Anadolu'da Müslüman Türk halkının egemenliği başlamış ve manevi yönden yapılan fetihle de bu egemenlik sağlamlaştırılmıştır. Anadolu'nun kapılarını Müslümanlara açan Sultan Alpaslan'dan itibaren Türk yöneticilerin ve yanlarındaki kadroların en temel özellikleri, İslam dinine olan sadakatleri olmuştur.

 

Manevi değerlerine bağlılık o derece büyük bir güçtür ki, milletin siyasi çalkantıları atlatmasını, dışarıdan gelebilecek bir saldırı ya da tacize karşı dayanaklı olmasını ve ayakta kalmasını sağlar. Diğer taraftan dini ve milli bağları zayıf, hatta dinsiz toplumlar tarih sahnesinde çok kısa süreler boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde asimile olup gitmişlerdir. Bu sosyolojik gerçek, tarih boyunca hep tekerrür etmiş ve dini bağları güçlü devletler varlıklarını sürdürebilirken, diğerleri kaos, kargaşa ve anarşi içinde yok olmuşlardır. Peki bunun sebepleri nelerdir?

 

 

Din Ahlakı Yaşanmazsa Ne Olur?

 

• Herşeyden önce din ahlakının yaşanmadığı bir toplumda, temeli inançsızlık üzerine kurulu görüşler rağbet görür, birçok sapkın fikir sistemi yayılacak zemin bulur. Bireyler kendi benliklerinden, ortak kimliklerinden uzaklaşırlar. Temelini ateizm ve dinsizlik üzerine oturtmuş olan materyalizm gibi felsefeler ve komünizm gibi ideolojiler o toplumu kısa zamanda bir ağ gibi sarar. Kısacası böyle bir toplumda din ahlakının yokluğundan meydana gelen boşluğu bölücü ve dejenere edici fikir sistemleri doldurur.

 

• Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda, insanların iyiyi kötüden ayırt etme anlayışları ortadan kalkar. İyilik ve kötülük kavramı, kişisel menfaatler ve beklentilere göre şekillenir. Hiç şüphesiz bu çok tehlikeli bir durumdur. Böyle bir durumda, bir kişi toplum tarafından kınanmayacağını, herhangi bir şekilde bunun için cezalandırılmayacağını düşündüğünde kötülükten sakınmaz. Bu çarpık mantığa göre rüşvet, hırsızlık, fuhuş, devlete itaatsizlik gibi kötülükler makul karşılanır.

İman edip Allah'tan samimi olarak korkan ve din ahlakını yaşayan bir insan ise, doğru olmanın, hoşgörülü olmanın, vatanını, devletini sevmenin iyi; fuhşun, zulmün, adaletsizliğin kötü olduğunu bilir. Ve yaşamının her anında bunlara uyar. Din ahlakı, insanlar arasındaki yardımlaşma, dürüstlük, hoşgörü, adalet, fedakarlık gibi erdemlerin en temel kaynağıdır. Din ahlakının var olmadığı bir ortamda bu değerlerin hiçbirinden söz etmek mümkün olmaz. Din ahlakı yaşanmıyorsa; dürüstlük, fazilet, adalet de yoktur. Dini inançların kasıtlı olarak yok edildiği toplumlarda ise, bu değerler zaman içinde kaybolmuştur.

 

• İnsanı insan yapan ahlaki değerler geçerliliğini yitirdiği ve yok olduğu takdirde, toplumun her kesimi ve her ferdi bundan nasibini alır. Her birey sadece kendisini umursayan ve diğer hiç kimseyi önemsemeyen birer ayrı "parça" haline gelir. Ailevi değerler ortadan kalkar. Çünkü din ahlakının yaşanmadığı bir toplumda, bu gibi kutsal kurumların varlığı da söz konusu olamaz.

 

• Tüm bu olumsuzluklar devletin oturmuş düzenini ve milletin yerleşmiş dokusunu da çok hızlı bir şekilde tahrip eder. Çünkü devlete bağlılık, vatan sevgisi gibi üstün vasıflar yine dini inançların sonucunda gelişmiş özelliklerdir. Din ahlakını yaşamayan, dolayısıyla vicdani duyguları gelişmemiş bir insanın milletini, bayrağını sevmesi, devletine hizmet şuuru içinde çalışması, karşılık beklemeden gece gündüz vatanı için nöbet beklemesi elbette düşünülemez. Böyle bireylerin yetişmediği, yetişmiş bireylerin de bu üstün vasıflarını kaybettiği bir toplum, şüphesiz ki hem sosyolojik açıdan hem de siyasi olarak varlığını sürdüremeyecektir.

 

• Dine inancın ortadan kalkışının bir başka tehlikeli sonucu, insanların yavaş yavaş psikolojik sorunlara mağlub olmaya başlamasıdır. Suç oranlarındaki artış, içki ve uyuşturucuya yöneliş, fuhuş patlaması, huzursuzluk ve çatışma ortamı toplumun psikolojik açıdan yıprandığının en somut alametlerindendir. Bunun doğal bir sonucu olarak birbirine güvenmeyen, birbirini sevip saymayan, sadece kendi yaşam mücadelesini sürdürmeye çabalayan, toplumun diğer üyelerini ise birer rakip hatta birer düşman gibi gören bireyler ortaya çıkar. Sosyal adaletsizlik ve ekonomik sıkıntılarla beslenen bu gerilim, kısa süre içinde adeta toplumsal bir cinnete dönüşür ve bunun sonucunda da toplum parçalanır.

 

• Dünya tarihinde birçok ulus, dini değerlerine gereken önemi vermediğinde, dejenerasyon, çözülme ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, dini değerler ne zaman yok edilmeye, inanç özgürlüğü ne zaman baskı altına alınmaya çalışılsa devlet karşıtı anarşist hareketler zirveye çıkmıştır. Örneğin, birtakım kişiler bizzat devlet otoritesini zaafa uğratma arayışlarına girmiş; mevcut düzeni yıkarak totaliter rejimler tesis etmeye çalışmış; asırlarca birarada yaşamış bir milleti kamplara bölmeye kalkmış; toplumu sağ-sol çatışmalarıyla iç savaşın eşiğine getirmiş; sol darbe hayalleriyle grevler, yürüyüşler, protesto gösterileri yapmış ve toplumsal çalkantılara sebep olmuşlardır.

 

• Dini ve manevi değerlere gereken önemin verilmemesi, toplumlar arası barışı da tehdit eden önemli bir tehlikedir. Din ahlakının ortak hoşgörüsünde birbirleriyle uyumlu bir şekilde yaşayan uluslar, bu hoşgörü ve uzlaşma zemini olmadığı takdirde birbirleriyle çatışacak, yeryüzünde kaos ve büyük bir kargaşa meydana gelecektir.

 

 

SONUÇ

 

Buraya kadar yaptığımız analizlere ve "Dinsizlik, devlet ve millet yıkan bir tehlikedir" gerçeğinin tarihteki somut delillerine dayanarak söyleyebiliriz ki, bir ülkenin bekası için milli ve manevi değerlerin korunması ve güçlendirilmesi hayati öneme sahiptir. Müslüman Türk Milleti, harcında var olan bu anlayış sayesinde en zor dönemlerinde bile Müslümanların sancaktarlığını yapmış, mevcudiyetini, bütünlüğünü ve otoritesini her türlü koşula rağmen muhafaza etmiştir. 2000'li yılları modern, ilerici ve refah düzeyi yüksek bir Türkiye olarak karşılamak için de bu güzel özelliklerin devam ettirilmesi önemlidir. Türk Milleti, geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu yönüyle dünya milletlerine örnek olacaktır.

 

"Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur." "Din vardır ve lazımdır." M. Kemal ATATÜRK

 

 

MUTLULUĞUN SIRRI

 

Mutluluk dünya üzerinde her insanın erişmeye çalıştığı bir kavramdır. Ancak genellikle insanların bekledikleri mutluluk dünyevi şartlara bağlı olan, tamamen koşullu bir mutluluktur. Sürekli olan gerçek mutluluğu ise tam anlamıyla sadece iman edenler yaşayabilirler. Çünkü gerçek mutluluk ne insanlara, ne olaylara, ne mallara ne de makam ve mevkiye bağlıdır.

 

Mutluluğun tek bir sırrı vardır; o da coşkulu bir Allah sevgisi ve Allah’a tevekküldür.

 

İman eden bir insan bu dünyanın gerçek mahiyetinin, kendi yaratılış amacının, Yüce Allah’ın kendisini denediğinin ve O’na kulluk etmekle sorumlu olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, hayatı boyunca, Allah’ın rızasını, rahmetini kazanmaya çalışır ve müminlerin gerçek yurdu olan cennete girmek için çaba harcar.

 

Mutluluk ise, Yüce Allah’ın salih kullarına samimi imanlarından ve bağlılıklarından dolayı, hem dünyada hem de cennette verdiği çok büyük bir nimettir. Müminlerin mutluluklarının ve huzurlarının kaynağı sadece imanlarıdır. Allah, samimi imanlarına karşılık, onların kalplerine mutluluğu ve huzuru bir nimet olarak hissettirmektedir. Müminlerin yaşadığı, şartlara bağlı bir mutluluk değil, Allah ve ahirete iman etmenin getirdiği manevi bir mutluluktur. Bu anlayıştan uzak yaşayan insanlar ise, iman etmedikleri sürece gerçek mutluluktan uzak kalırlar. Sonsuz güç sahibi Allah, din ahlakını yaşamamalarına karşılık bu insanların kalplerini mutsuz ve sıkıntılı kılacağını bir Kuran ayetinde şöyle bildirmiştir:

 

Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi, 125)

 

 

Müminleri Mutlu Kılan Nedir?

 

İman etmeyen insanlar, genellikle ahiret hayatının çok yakın olduğunu ve onunla karşılacaklarını düşünmeden yaşarlar. Ölümü, ölüm sonrasında nelerle karşılaşacaklarını, hayatları boyunca tüm yaptıkları için Allah’a hesap vereceklerini, bunun sonucunda da cennet ya da cehennemde sonsuza dek kalacaklarını akıllarına getirmez ya da getirmek istemezler. İşte bu insanları böylesine umursamaz davranmaya iten en önemli etken ise, sonsuz ahiret hayatını kendilerinden uzak görmeleridir. Bu düşüncedeki insanların kendilerince yaşayacak daha çok vakitleri vardır; bu yüzden hiç düşünmedikleri ya da düşünseler bile gerçekleşeceğine pek ihtimal vermedikleri birşey için hayatlarını, çıkarlarını ve kurdukları planlarını feda etmek istemezler. Bunu kendilerince çok büyük bir kayıp olarak nitelendirirler. Büyük bir hata yaparak, dünya hayatını ve dünya menfaatlerini, ahirette kazanacaklarına oranla çok daha yakın ve kolay görürler. Bu yüzden, dünyaya sımsıkı bağlanıp ahireti gözardı ederler. Tüm isteklerini bu kısa dünya hayatına sığdırmaya çalışırlar. Tüm hayatlarını Allah’ı razı edecek davranışlardan, din ahlakını yaşamaktan kaçınarak geçirir, kendi dünyevi tutku ve hırslarıyla tüm vakitlerini tüketirler.

 

Dünya hayatına duyulan hırs ise, insanları mutsuzlaştırmaktadır. Kuran ahlakından uzak yaşayan bu insanların, dünya hayatında mutlu olamayacaklarını, sürekli sıkıntı içerisinde yaşayacaklarını Yüce Allah, Kuran’da şöyle bildirmektedir:

 

Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. (Taha Suresi, 124)

 

İman etmeyen insanları mutsuzlaştıran, onlara huzursuzluk veren bir diğer konu ise, karşılaştıkları zorluk ve sıkıntı anlarıdır. Bu insanların mutluluğu tamamen dünyevi çıkar ve kazançlara bağlı olduğundan, zorluk anlarında bu menfaatlerini de kaybetme durumuyla karşı karşıya kalırlar. Herşeyleri buna bağlı olduğundan hiç beklemedikleri bir olayla bunları kaybedecek olmaları, onları büyük bir mutsuzluğa sürükler. Elde edebildikleri geçici neşe ve sevinci de bu yolla tamamen kaybederler. İçinden çıkamayacakları bir karamsarlığa ve umutsuzluğa kapılırlar.

 

Müminlerin mutluluğu ise, zorluk ve sıkıntı anlarında göstermiş oldukları Kuran ahlakı ile daha da kalıcı bir hale gelir. Müminler, hep Allah’ın rızasını düşündükleri, akıllarını ve vicdanlarını hep bu yönde kullandıkları için, olumsuz gibi görünen durumlardan asla iman etmeyenler gibi negatif yönde etkilenmezler. Aksine zorluk ve sıkıntı anlarında gösterecekleri güzel ve teslimiyetli tavırlarla Yüce Allah’ın rızasını kazanabileceklerini umdukları için, böyle bir anda bile mutluluklarından hiçbir şey eksilmez.

 

Müminlerin kalbinde, Allah’ın rızasını kazanma umudunun, bu yolda elinden gelen tüm çabayı harcamanın verdiği bir sevinç ve huzur vardır. Yaşadıkları bu neşe ve sevinç onları hem dünya hayatında mutlu ve huzurlu kılar, hem de Allah’ın rızasını daha fazla kazanmalarını sağlayacak olan şevklerinin en önemli kaynağını oluşturur. Bu sevinç ve mutluluk, insanların -iman etmedikleri takdirde- asla ulaşamayacakları ve taklit edemeyecekleri bir sevinçtir. Çünkü bu Allah’ın yalnızca müminlere hissettirdiği ve Allah’ın rızasını, rahmetini ve sonsuz cennetini ummanın verdiği mutluluk ve huzurdur.

 

 

İmanın Neşesi

 

Müminler Allah’a ve O’nun yarattığı kadere iman ettikleri için neşe ve sevinçleri süreklidir. Bu durum onların günlük hayatlarına da yansır ve müminlerin karakterinin temel kaynağını oluşturur. İman etmeyenler ise, Allah’tan ve O’nun ayetlerinden habersiz bir şekilde yaşamanın karşılığı olarak hep mutsuz olurlar.

 

Müminlerin Allah’a karşı duydukları sevgi, bağlılık ve kadere olan teslimiyetleri, onları maddi ve manevi olarak rahatsız edebilecek her türlü sebebi ortadan kaldırır. Çünkü mümin için yaşamı boyunca ‘kötü’ olarak nitelendirebileceği hiçbir şey yoktur. Göstereceği Kuran ahlakı ile Allah’ın tüm ‘kötü’ gibi görünen durumları, kendisi için ‘hayra’ ve ‘iyiliğe’ dönüştüreceğini çok iyi bilmektedir. Bu da müminin her zaman imani bir neşeye ve sevince sahip olmasını sağlar. Herkesin üzüldüğü, karamsar olduğu bir ortamda, onu üzecek herhangi bir neden mevcut olmadığından, neşesinden ve sevincinden hiçbir şey eksilmez.

 

Müminlerin tepkileri, imani bir neşeye sahip olduğu için her zaman içten ve samimi olur. Her zaman Allah’a tevekkül ettikleri için, hareketleri ve tavırları karşılarındaki insanlara da büyük bir huzur ve neşe verir. Bu açıdan herkes bir müminle konuşmaktan ve arkadaşlık etmekten büyük zevk alır. Çünkü gerçek anlamda samimiyete, içtenliğe ve neşeye yalnızca müminler sahiptir. Zaten çevresindeki herkes de onun bu halini çok açık bir şekilde fark eder. Mümin, Allah’ın kendisine vermiş olduğu bu eşsiz nimet sayesinde yaşamaktan zevk alan, gerçek anlamda güzel vakit geçiren, mutlu olan ve gülen tek kişidir. Çünkü müminler herşeyin kontrolünün Allah’ın iradesinde olduğunu bilirler. Allah bu konuyu bir ayette şu şekilde bildirmektedir:

 

De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe Suresi, 51)

 

Din ahlakından uzak yaşayan insanlar genellikle güzel vakit geçirmenin, neşenin ve coşkulu bir sevginin zevkini gerçek anlamıyla yaşayamazlar. Bu insanların büyük çoğunluğu zaman zaman iyi vakit geçiriyor veya eğleniyormuş gibi görünseler de, bu durum yaşadıkları hayatın geneline hakim olamamaktadır, çünkü çoğunlukla yaşadıkları sorunları düşünmeleri ve onları kendilerinin çözeceklerini zannetmeleri, yaşamlarının geneline yansımakta, sıkıntı ve gerginlik yaratmaktadır.

 

Müminler ise Allah’a samimi bir şekilde iman etmelerinin bir karşılığı olarak, Allah’ın onlara hissettirdiği ‘gerçek’ neşeyle dolu bir yaşam sürdürdükleri için, onların aldıkları keyif ve mutluluk en üst seviyededir.

 

 

Sürekli Mutluluk Yalnızca Müminlerindir

 

Sonuç olarak; müminler, içinde bulundukları koşullar ne olursa olsun, daima Allah’a güvenen, hep O’na yönelip dönen, sürekli O’nu razı etmeyi düşünen ve Kuran ahlakından asla taviz vermeyen bir ahlaka sahip olduklarından, Allah’ın hiç bitmeyen rahmeti, fazlı ve sevgisi hep onların üzerindedir. Yüce Allah, Kendisi’ne iman edenleri hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayacağını vadetmiştir. Allah, Kendi yolunda samimi bir şekilde çaba gösteren, hiçbir şüpheye kapılmadan mallarını ve canlarını Allah’ın rızasını kazanmak için seve seve harcayan bu sadık kullarını, yaptıklarına güzel bir karşılık olarak içinde sonsuza kadar kalacakları, nimetlerle donatılmış cennetlerle müjdelemiştir:

 

Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Yunus Suresi, 64)

 

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun, kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

 

 

BÜTÜN SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ: İMAN ZAFİYETİNİ ORTADAN KALDIRMAK

 

Dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan çeşitli sorunların asıl kaynağı iman zafiyetidir. İnsanların asıl ihtiyacı olan, imanlarının kuvvetlenmesi, maneviyatlarının takviye edilmesidir. Bu durumda öncelikle yapılması gereken, iman zafiyetini ortadan kaldırmaktır.

 

İman eden bir insan yaşamının her anında itidalli tavırlar sergilemekle; sadece tavır ve hareketlerine değil, konuşmalarına da sürekli bir özen göstermekle yükümlüdür. Her zaman, her ortamda, yapılan her sohbette, yazılan her yazıda Allah’ın razı olacağı umulan ve Müslümana yakışır bir üslup kullanmalıdır. Özellikle yazılı ya da sözlü basın yolu ile geniş kitlelere hitap eden insanlar, bu konuda büyük bir sorumluluk altında olduklarının bilincinde olmalıdırlar. Bu kişiler Allah’ın güç ve kudretinin farkında olan bireyler olarak daima Allah’ın Şanını yüceltmeli, helal ve haram sınırlarına dikkat etmeli, din ve mukaddesatla ilgili ifadelerde saygıda kusur etmemek için son derece titiz davranmalı, sözün en güzelini söylemeye özen göstermelidirler.

 

Ayetlerde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 

Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24–25)

 

Güzel Sözün Teşvik Edilmesi Neden Önemlidir?

 

Güzel söz; insanları Allah’a çağıran, Kuran ahlakına uymaya davet eden, olaylardaki hayır yönünü vurgulayan, ümitsizliğe sürükleyici ifadelerden kaçınan sözdür. Kuran-ı Kerim’de birçok ayette, iman edenlerin güzel söz söylemeleri ve güzel söze uymaları tavsiye edilmiştir. Buna rağmen günümüzde birçok makalede olması gerekenden çok daha farklı bir üslup kullanılabilmektedir. Ağırlıklı olarak siyasi konuların işlendiği gazete ve dergilerdeki makalelerde, insanları endişeye sürükleyen, mukaddesata ait konularda saygıda kusur eden, kendince alaycı, ümitsiz, şikayetçi, sürekli olarak olumsuzlukların dile getirildiği bir üslup kullanılabilmektedir. Örneğin dünyanın birçok ülkesindeki Müslümanların maruz kaldıkları zulüm, şikâyetçi bir üslup kullanılarak, olumsuz detaylar verilerek, hiçbir çözüm yolu ortaya konmadan aktarılabilmektedir. Halbuki böyle bir üslubun kullanılması, yeterince bilgi sahibi olmayan bazı Müslümanları yılgınlığa düşürebileceğinden son derece yanlış ve tehlikelidir. İnsanlara faydası olmayan, okuyana sadece vakit kaybettiren boş ifadelerle dolu bu tarz yazıların, mevcut sorunların hiçbirine çözüm olamayacağı da açıktır.

 

Yazılı basında zaman zaman karşımıza çıkan bu yanlış üslup, aynı şekilde bazı televizyon programlarında da kullanılmaktadır. Birçok program genellikle hem kullanılan üslup hem de içerik olarak insanların boşa vakit geçirecekleri tarzda hazırlanabilmektedir. Birçok kanalda rekabet adı altında, aynı türden, insanları düşündürmekten ve geliştirmekten uzak programlar yayınlanmakta; insanların asıl ihtiyacı olan Allah sevgisi, iman hakikatleri, güzel ahlak gibi hayati konular ise adeta görmezlikten gelinmektedir. Bu yoğun telkin karşısında birçok insan olumsuz etkilenmekte, adeta uyuşmakta ve bu uyuşukluk hali söz konusu kişilerin hemen hemen bütün hayatlarına da etki etmektedir. İnsanlar bir süre sonra, aldıkları bu olumsuz telkinle yaşanan zulümlere ve haksızlıklara karşı ya tamamen ilgisiz kalmakta ya da sadece korku, endişe veya ümitsizlik içeren tepkiler verebilmektedirler.

 

İnsanları oyalayan, onları korku ve ümitsizliğe düşürüp pasifliğe iten yazı, haber ve programların yapımından bir an önce vazgeçilmelidir. Yayın politikaları, manevi hastalıklara çare olacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.

 

 

Sorunların Kaynağı İman Zafiyetidir

 

Şunda hiçbir şüphe yoktur ki dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan çeşitli sorunların asıl kaynağı iman zafiyetidir. İnsanların asıl ihtiyacı olan, imanlarının kuvvetlenmesi, maneviyatlarının takviye edilmesidir. Bu durumda öncelikle yapılması gereken, insanların imanlarındaki zafiyeti ortadan kaldırmaktır.

 

Bazı makalelerde ve televizyon programlarında kullanılan şikayetçi üslubun temelinde de iman zafiyeti yatmaktadır. İman zayıflığından dolayı insanlar herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu unutmakta, olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakamamakta, bundan dolayı şikâyet etmekte, korku ve endişeye kapılmakta, sorunlara bir çözüm getiremeyip ümitsizliğe düşmektedirler. Oysa Allah’a iman etmiş ve tam olarak teslim olmuş bir kişi, her olayda bir hayır olduğunu bilir ve içinde bulunduğu durumu, karşılaştığı her olayı bu bakış açısıyla değerlendirir. Ne kadar zorlu ve sıkıntılı olaylarla karşılaşırsa karşılaşsın sahip olduğu kuvvetli iman, onu korku ve ümitsizliğe kapılmaktan alıkoyar.

 

Bu nedenle, maneviyatı kuvvetlendirmeye yönelik yapılacak çalışmalar son derece önemlidir.

 

 

İman Zafiyetini Yok Etmenin Yolları

 

Gazete ve dergilerin köşe yazılarında imani konular işlenmeli, yerel ve ulusal televizyon kanallarında düzenli olarak maneviyatı güçlendirecek eğitici programlar yayınlanmalıdır. İman hakikatleri, Allah’ın yaratmasındaki deliller anlatılmalıdır. İnsanlara, her olayın Allah’ın kontrolünde gerçekleştiği, her olayda hayır olduğu gerçeği devamlı hatırlatılmalıdır. Sıkça kullanılan karamsar üslup terk edilmez ve insanların imanlarını kuvvetlendirecek kültürel faaliyetler yapılmaz ise sorunlar devamlı artar, mevcut sorunlara da çözüm bulunamaz. Bir Kuran ayetinde ümitsizliğin iman etmeyen kişilere ait bir özellik olduğu şöyle bildirilmiştir:

 

Oğullarım, gidin de Yusuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırmayla) bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez. (Yusuf Suresi, 87)

 

Kuran’da da açıkça bildirildiği gibi, ümitsizliğe düşmek Müslümana yakışmayacak bir harekettir. Bu yüzden iman edenlerin bilinçlendirilmesi ve imanlarının sağlamlaştırılması için Müslüman Türk Milletine özellikle de yazılı ve görsel basında görev alan kişilere büyük sorumluluk düşmektedir. Bu konumdaki insanlar yazdıkları yazılarda, hazırladıkları programlarda halkımızın maneviyatını sağlamlaştırmaya, onlara güzel ahlakı anlatmaya özen göstermeli, bunları yaparken alaycılıktan şiddetle kaçınan, mukaddesata saygılı ve Allah’ın sınırlarını titizlikle koruyan bir üslup kullanmaya dikkat etmelidirler.

 

www.harunyahya.org

 

Not: alıntıdır…

Yorum (yok) Yorum yaz!

VAZİFE

Bir kimsenin yapmakla yükümlü olduğu iş, ödev, ahlâk veya iş icabı yapılması gereken fiil, görev, yapılması bir kimseye ısmarlanan iş, memuriyet, bir kimsenin gördüğü hizmet, dinî yükümlülük, günlük yiyecek ve iş ücreti gibi mânalar için kullanılır.

 

Vazife kelimesi Arapçadır ve "vezafe" fiilinden türemiş bir isimdir. Çoğulu vuzûf ve vezâif olarak gelir. Görevli kişiye de muvazzaf denir.

 

Vazife, birinin üzerimizdeki hakkım ödemek olarak kabul edilebilir. Buna göre, insan olarak çeşitli vazifelerimiz vardır. Bu vazifeler çeşitli âyet ve hadislerde dile getirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bir hadisinde, bu vazifeler özet halinde şöyle haber verilmiştir:

 

"Muhakkak ki Allah'ın senin üzerinde hakkı vardır; nefsinin senin üzerinde hakkı vardır ve ehlinin senin üzerinde hakkı vardır. Herkesin hakkını ona öde!.." (Muhammed b. Allân, Delîlu'l-Fâlihîn, Mısır 1971, I, 390).

 

Bu hadise göre vazifelerimizi üç kısım halinde şöylece sıralamamız mümkündür: Allah'a, kendi nefsimize ve ehlimize yani çevremizdeki insanlara karşı olan vazifelerimiz. Ehlimize karşı olan vazifelerimizi de birkaç kısma ayırmamız mümkündür. Buna göre insan olarak, Allah'a ve kendi nefsimize karşı olan vazifelerimizle beraber, şu vazifelerimiz de vardır: Anne-babamıza, çocuklarımıza, eşimize, akrabalarınıza, komşularınıza, emrimizde çalışan işçilerimize, iş yerlerinde çalıştığımız iş sahiplerimize ve genel olarak tüm insanlara karşı olan vazifelerimiz.

 

Bütün bu vazifeler hakkında çeşitli âyet ve hadisler vardır. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran özellik de budur. Yüce Allah bu vazifeleri insanlara yüklemiş. diğer varlıklara yüklememiştir. Bu vazifelerini gerektiği gibi yerine getiren insanlar, İslâm dini açısından, meleklerden daha üstün bir makama yükselmiş olurlar.

 

İnsan olarak meleklerden daha üstün olan bir makama yükselmemize sebep olan bu vazifelerimizin başında, Allah'a karşı olan vazifelerimiz gelmektedir. Bu vazifelerimiz de, gerektiği gibi Allah'a inanmak, imân etmek ve emir ile yasaklarına riâyet etmektir. Bu hususla ilgili olan bir âyetin meâli şöyledir:

 

Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ibâdet) etsinler, (vazifelerini yerine getirsinler diye yarattım" (ez-Zariyât, 51/56).

 

Bu âyette söz konusu olan Allah'a karşı ibâdet vazifeleri hakkında, âlimlerin farklı görüşleri vardır. Bazı âlimler bunu Allah'a inanmak, O'nun varlığına ve birliğine imân etmek diye yorumlamışlar. Diğer bazı âlimler de, bunun Allah'a ibâdet ve itâat olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre bu âyette, islâmî vazifelerin tümü kastedilmektedir (el-Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1988, XVII, 37 vd.; ez-Zebidî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, trc. Ahmed Naim, Ankara 1975, V, 16).

 

Muaz b. Cebel'den rivâyet edildiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.s.) ona:

 

-Ey Muaz, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı (yani kulların Allah'a karşı olan vazifeleri) nedir, bilir misin? diye sormuş. O da:

 

-Bunu Allah ile Allah'ın peygamberi çok daha iyi bilir, diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle devam etmiştir:

 

-Allah'ın kulları üzerine sabit olan hakkı, (yani kulların Allah'a karşı olan vazifeleri, kulların Allah'a itâat ve kulluk etmeleri ve ona hiç bir şeyi şerik kılmamalarıdır (ez-Zebidî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı, VIII, 310).

 

Allah'a karşı olan vazifelerimiz hakkında, daha birçok âyet, hadis ve ilmî açıklamalar bulunmaktadır. Ancak burada bu vazifeler kısa bir şekilde tanıtılmaktadır.

 

Kendimize karşı olan vazifelerimiz, kendimizi maddî ve manevî yönden her türlü zararlı olan şeylerden korumamızdır.

 

Anne-babaya karşı olan vazifelerimiz, Allah'a karşı olan vazifelerimizden hemen sonra gelmektedir. Bu husus, Yüce Allah tarafından Kur'ân'da şöyle haber verilmiştir:

 

"Rabb'in, yalnız kendisine tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır (ihtiyarlık zamanlarında senin yanında kalırlar)sa, sakın onlara "Öf" deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. Onlara acımadan dolayı küçülme kanadını indir, (onlara karşı al çok gönüllü ol) ve: "Ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabb'im! Bunlar, beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse, sen de bunlara (öyle) acı!" (el-İsrâ, 17/23, 24).

 

Başka bir âyette de, yukarıda sayılan vazifelerimizin hemen hemen tümüne, kısa bir şekilde işâret edilmiştir:

 

"Âllah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş, dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine iyi davranın. Allah, kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez" (en-Nisâ, 4/36).

 

Yüce İslâm dini, genel olarak kul hakkına saygılı olmayı ve herkese karşı olan vazifelerimizi en iyi şekilde yerine getirmeyi emretmiştir. Cuma günlerinde, cuma hutbelerinin sonunda, imam-hatiplerin okuduğu bir âyette, bütün insanlara karşı olan vazifelerimize işaret edilmekte, herkese karşı adalet ve iyilikle hareket etme emredilmekte ve her türlü zararlı şeylerden uzak durma istenmektedir. Bu âyetin meâli şöyledir:

 

"Muhakkak ki Allah, adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor" (en-Nahl, 16/90).

 

Kur'ân ve sünnette işaret edilen çeşitli vazifelerini yerine getiren insanlar, şahıs olarak huzur ve mutluluğa ererler. Stres ve benzeri sıkıntılardan kurtulurlar. Vazifelerini yerine getirmiş olmanın mutluluğu içinde yaşarlar. Karşılıklı vazifeleri, Allah ve peygamberin emrettiği gibi yerine getiren insanların bulunduğu aile ocağı, gecekondu bile olsa, cennetin bir köşesine döner. Huzur ve mutluluk içinde bulunur. Bu şekilde vazife şuuru içinde olan insanlardan oluşan toplumlar da, hiç şüphesiz refah içinde olurlar.

 

Nureddin TURGAY

Not: alıntıdır...

Yorum (yok) Yorum yaz!

HZ. ALİ'NİN ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİNDEN BAZILARI

 

Akıllı kişi, kemâl taleb eder.

Akıllı insanlar az konuşur. Çok söyleyenler, yalnız ahmaktırlar.

Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.

Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.

Amelsiz sevâb dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.

Az ibâdet edip çok çalışmak, çok ibâdet edip az çalışmaktan efdâldir.

Azim ve sebat, insanların en büyük yardımcısıdır.

Başkalarının felaketinden hisse kapanlar, geçmiş musîbetlerden ders alanlar, cidden bahtiyar insanlardır.

Bâtıla yardım eden, Hak’ka zûlmeder.

Bedenin orucu, irâde ve ihtiyarla azaptan korkup sevâba girmeyi, ecre nâil olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyuyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan; dilin orucu, karnın orucundan hayırlıdır.

Bir hakikatı müdafaa ederken, ona evvelâ kendimiz inanmalıyız. Sonra da, başkalarını inandırmaya çalışmalıyız.

Bir hata işlediğiniz vakit, onu itiraftan çekinmeyiniz. Eğer böyle yaparsanız, o hatayı görmüş olanların, aleyhinize verecekleri hükmün önüne geçersiniz.

Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmek ise ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasedden.

Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.

Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah’ın azâbından emin olmamalısın; çünkü yüce Allah; «Allah azâbından emin olanlar ancak zarara uğramış topluluklardır» buyurmuştur. (A’raf 99. âyet)

 

Bu ümmetin en kötüsü hakkında bile Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelisin; çünkü yüce Allah; «Allah’ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez» buyurmuştur. (Yûsuf 87. âyet)

Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.

Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.

Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.

Dilinizi dâimâ iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi, felâkete de götürebilir.

Dost, kardeşini üç hâlde korumadıkça tam dost olamaz. Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra.

Dostunu ihtiyâtla sev, olabilir ki bir gün sana düşman olur; düşmanınla da ihtiyâta riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir gün sana dost kesilir.

Dünyada açları doyurmak kadar büyük iyilik yoktur. Bunu yapanlar, âhirette mutlaka mükafatını bulur.

Eğer giriştiğin herhangi bir davada haklı isen korkma. Hakkı müdafaa edenin yardımcısı Allah’tır.

Eğer hayırlı bir iş görmek istersen, bugünün işini yarına koyma. Çünkü, yarına kadar ne olacağı belli değildir. Fena bir işe başlayacağın zaman da acele etme. Belki hayırlı bir düşünce, sana o fenalıktan gelecek olan tehlikeye mani olur.

En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir.

Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.

Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi, başkası için biriktirmedesin.

Fazîlet sahibinin kıymetini, ancak fazîlet sahibi bilir.

Hain kişilere vefâda bulunmak, Allah’a hıyânette bulunmaktır; hainlere gadretmekse, Allah’a vefâ etmek demektir.

Hakiki dost; sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini kırmadan, sana yardım edenlerdir.

Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü, haksızlıkla beraber, şerefinizi de kaybedersiniz.

Hayatın, karşısına çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et. Onları, hiç kimseden bilme ve hiç kimseye karşı kalbinde bir buğz ve adâvet besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme. Bu suretle hareket edersen, en büyük müşkülleri bile yenersin ve sen de “İnsân-ı kâmil” mertebesine erersin.

Her şeye ibretle bakınız ve gördüklerinizden ibret alınız.

Her şeyin sonunu uzun uzun düşünen ve bir türlü karar veremeyenlerden, şecâat ve cesaret namına, hiçbir şey beklenemez.

Herkes için tatlı, acı bir son vardır.

Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyene hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.

Hiçbir işte lüzumundan fazla aceleci olma. Teenni (dikkatli davranma) sahibi olanlar, kendilerini bir çıkmaza girmekten muhafaza etmiş olurlar.

İhtirâs; feyiz ve kemâlin en büyük düşmanıdır.

İlim, hiçbir servet ile satın alınamaz. Onun içindir ki, bir cahil ne derece zengin olursa olsun, en fakir bir âlim ile mukayese olunamaz.

İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Hûyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, hûy bakımından alçak.

İnsanların en acizi insanlardan kardeş edinemeyendir; ondan daha acizi ise kardeş edindikten sonra onu yitirendir.

İnsanların kıymeti, yaptıkları iyilikler ile ölçülür.

İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağırsınlar sizi.

İyilik ediniz, onun mukabilinde fenalık göreceğinizi, katiyyen aklınıza getirmeyin.

Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.

Kendi aybına bakan kimse ve onu ıslaha çalışan kişi, halkın ayıbına bakmaz.

Kendisini tanıyan kişi, Allah’ını da tanır.

Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce, hûyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.

Kim; halkın ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa, ahmağın ta kendisidir.

Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.

Mü’min, insanların ezâsına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.

Mü’min, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı ondan ayrıldı demektir.

Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç kimsenin görmediğine hükmetme. Seni,mutlaka bir gören vardır. O da Allah’tır.

Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.

Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin ve senin bulunmadığın yerlerde, seni müdafaa etmek için, düşmanlarınla pençeleşsin.

Sabır ikidir; istemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin dilediğin şeye sabretmek.

Size beş şey vasiyyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer; Hiç biriniz Rabbinizden başkasından bir şey ummasın; günahından başka bir şeyden korkmasın; hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten utanmasın; hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin; sabredin, çünkü sabır îmana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedenden hayır, sabır olmadıkça da îmandan hayır gelmez.

Sorun bana beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah’a, Kur’ân’da hiçbir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerde indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de Rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsân etmiştir.

Sükût, yalan söylemekten ve başkalarını çekiştirmekten herhâlde evlâdır.

Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz. Lâkin vatanınıza ve milletinize fenalık eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz.

Şer’den çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.

Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar, hayatlarını dâimâ memnun ve mesut geçirir.

Tevâzu gösteriniz ki, halkın hürmet ve tekrimini (saygısını) kazanasınız.

Tövbe etmek elinde iken, ümidini kesene şaşarım.

Yalancılardan uzak bulununuz. Çünkü onlarla ülfet ve ünsiyyet ederseniz, sizde yalancı olursunuz.

 

Not: Alıntıdır,,,

Yorum (yok) Yorum yaz!

KURAN’DAKI HZ. MUHAMMED (S.A.A)

Allah-u Teala, Resulullah’ı güzel ahlakla eğitmiş, O’nu, insanlara örnek olacak bir edep ve ahlakla göndererek, İnsan-ı kamil, canlı Kur’an olarak topluma sunmuştur.Söz ve amellerinde eşsiz bir zerafete sahip Resul-u Ekrem, mükemmelliğini Risalet öncesi ve Risalet sonrası bütün zamanlarda göstermiştir. Her peygamber, Allah’tan alıp insanlara tebliğ etmekle görevlendirildiği ilahi kitapta tecelli etmiştir. Resulullah’da, Kur’an-ı Kerim’de tecelli etmiştir. 

Kur’an-ı tanımadan Resulullah’ı tanımak mümkün olmadığı gibi Kur’an’ın hakikatini tanımak da birçok insan için kolay değildir. Resulullah’ı da hakkıyla tanımak  mümkün değildir.

 

“Ya Ali, beni, Allah ve senden başka kimse hakkıyla tanıyamaz”

 

hadisi de bu konuya işaret etmektedir. Resulullah, Kur’an’ı maddi alemde fasih bir arapça ile Allah’tan öğrenmesinin yanısıra mana ve melekut aleminde “Ummul Kitap” olarak da Allah’tan almıştır. Kur’an’ın hakikati onun kalbine indirilmiş ve Resulullah, Kur’an ile özdeşmiş ve bir olmuştur. Dolayısıyla ilahi maarifi içeren Kur’an’ın bütün; zahir, batin ilim ve öğretilerine sahip olacaktır. Öyleyse, Resulullah’ı tanımadan Kur’an’ın hakikatini ve bütün maarifini  tanımak mümkün olmayacağı gibi Kur’an tanınmadığı müddetce de Resulullah tanınmayacaktır.

 

Her insan, yetenek ve bilgisi miktarınca Resulullah ve Kur’an’ı tanıyabilir, tanıdığı oranda ona tabi olup sırat-ı mustakimde yol alacaktır. Bütün insanlar Allah’ın bu iki büyük emanetinin hakikatını tanımakla mükellef olmadığı gibi onlardan ihtiyaçsız da değildir. Bu ikisini tanıyıp onlara tabi olmadan, maariflerini öğrenip amel etmeden kurtuluşa ermek mümkün değildir. İnsan, Resulullah’a tabi olduğu miktarda Allah’a yaklaşmış olacaktır. “Allah’tan geldik O’na döneceğiz” ayetinde belirtilen Allah’tan gelme konusunda bütün insanlar ve yaratılanlar  tekvini kanun gereği eşit ve aynı şekilde yaratılmışlardır ama O’na dönme konusunda herkes eşit olmayacaktır; bazıları hedefe yani likaullaha ulaşacak, bazıları bir alt merhaleye, bazıları ise yolda kalacak sırat-ı mustakimden sapıp hüsrana uğrayacaklardır. Tekvini kanun gereği bedensel olarak Allah’a dönecek ama tekamul merhalelerini aşma konusunda eşit ve aynı olmayacaklardır. İşte sırat-ı mustakimde yolculuğa çıkmış her insan, bu yolun her merhalesini katetmiş, hedefe ulaşarak insan-ı kamil olmuş Resulullah’a itaat etmelidir. İtaat etmenin ilk adımı Resulullahı tanımaktır.

 

Resulullah’ın Kur’an’daki Özellikleri

1. Alemlere Rahmet

 

Alemleri yaradan Allah-u Teala kendisini tanıtırken rahmetinin bütün alemi kapladığını; canlı, cansız bütün varlıkları, mümin, kafır bütün insanları genel rahmetine mazhar kıldığını belirtiyor (vasiet rahmeti kulle şey). Diğer taraftan özel bir rahmeti olduğunu ve bunu da yalnızca muttaki ve müminlere ait olduğunu beyan ediyor (seektubuha lillezine yettekun). Kur’an’da Resulullah’ı tanıtırken Onun aynı sıfata sahip olduğunu; hem genel rahmet hem de özel rahmete sahip olduğunu beyan buyuruyor.

 

a)  “Biz seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[1].  

Resulullah bütün alemlere rahmettir, hidayet yolunu göstermede insanlar arasında hiç bir fark gözetmez, ilahi mesajı tebliğ edip insanları hak yola davet etmede ayrıcalık yapmaz, kulların Allah’a dönmelerinde o kadar çaba harcamşıtır ki, Allah-u Teala kendisine buyuruyor “Habibim  onların inkar etmeleri seni üzmesin, kendini yiyip bitirme, hidayet benim elimdedir”.[2]

 Resululah genel rahmeti gereği bütün insanları düşünmek ve onların hidayetlerini istemek zorundadır. Ama birçok insanlar alemlere rahmet, ilahi feyz kaynağı bu peygamberin kadrini bilemediler ve bilememektedirler.

 

b) “Andolsun, size içinizden öyle bir Pezgamber gelmiştir ki, bir sıkıntıya düşmeniz pek ağır gelir ona, pek düşkündür size, müminlere esirger ve rahimdir.[3]

Ayet-i Kerime’de belirtilen “rahimdir” kelimesi, Resulullah’ın müminlere özel inayeti ve rahmeti olduğuna işaret etmektedir. Hidayet yolunu bulmuş, tekamul yolunda ilerlemek isteyen, Rabbul alemine ulaşmak arzusunda olan müminlere özel ilgi ve alakası olduğunu belirtiyor.

 

2. Dinin Kaynağı

Allah-u Teala, beşeriyeti hidayet etmek, hak yola girip Allah’a kulluk etmelerni sağlamak ve hüccetini tamamlamak için insanların ferdi ve toplumsal yaşantılarında gerekli olan her hüküm ve kanunu din adı altında göndermiştir. Dinin hükümlerini teşri  etmede, kanunlarını yasamada kendisinin yetki sahibi olduğunu belirtirken Resulullah’ın da dinin hükümlerini yasama hakkı olduğunu ve dinin ikinci kaynağı olduğunu buyuruyor.

 

a)  ...Peygamber size ne verirse onu alın ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan.[4]                

b) “O, arzusuna göre de konuşmaz. Sözü ancak vahyedilenden ibarettir.” [5]

c) “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve kıyamet gününe inanmayanlarla, Allah’ın ve Resulünün haram ettiğini haram saymayanlarla ve hak dinini kabul etmeyenlerle savaşın...”[6]

 

Ayetlerde Resulullah’ın, Allah’ın kendisine bildirdiği ilahi hükümleri insanlara tebliğ etmesinin yanısıra kendisinin de yasama yetkisinin olduğunu belirtiyor. “Size ne verdiyse” sözü hem Allah’ın kendisine bildirdiği vahyi içerir hem de insanlar için uygun görüp yasadığı kanunları içerir. “O arzusuna göre de konuşmaz” sözünde  ise Allah-u Teala, Resulullah’ın söylediği her sözü ve yasadığı her kanunu onayladığını belirtiyor. “...neden vazgeçmenizi emrederse cümlesinde Allah’ın yasaklarının yanısıra Resulullah’ın yasaklama yetkisi olduğunu vurguluyor. Son ayette belirtilen ,”... ve Resulünün haram ettiğini...” cümlesi açıkca Resulullah’ın da bir şeyi haram etme yetkisine sahip olduğunu beyan ediyor.

 

3. Resulullah’a İtaat Tevhidin Şartı

Resulullah’ın, Kur’an’da belirtilen en önemli özelliklerinden biri Allah’a itaatın ve tevhidin mihrakını ve odak noktasını oluşturmasıdır. Allah-u Teala  kendisine itaat edilmesi gerektiğini belirttiği ayetlerde Peygambere itaati sözkonusu ediyor.

 

a)  “Ey inananlar, Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin...”[7] ayetinde Resulullah’a itaat edin emri, Allah’a itaat edin emrinden hemen sonra zikr ediliyor. “İtaat edin” kelimesinin tekrarlanması yalnız Allah’a itaatin yeterli olmadığını bunun yanısıra Resulüne de itaat edilmesi gerektiğini beyan ederek Resulullah’a itaat etmenin ayriyeten bir itaat olduğu vurgulanıyor.

 

b) “Allah’a itaat edin ve Resule itaat edin eğer ( Allah’a ve Resulüne itaatten) yüz çevirirseniz muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.”[8]

Görülüyor ki Allah’a itaatten yüz çevirmek kafir olmayı gerektirdiği gibi Resule itaatsizlik de küfre sürükler. İnsan eğer itikatte Resulullah’tan yüz çevirirse inançta küfre girer ve tevhidi reddetmiş olur, eğer amelde Resulullah’a itaat etmezse amelde küfre girer. Her iki durumda da kafirlerden sayılır.

 

c) “Kim de Allah’a ve Resulüne karşı gelir ( itaatsizlik  ederek) onun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar.”[9]

 

Allah’a itaatsizlik cehenneme girme sebebi olduğu gibi Resule karşı gelmek ve heva- hevesine uyarak sınırını aşmak da ebedi kalacağı cehenneme girmesine sebep olur. İzzet Allah’a ve Resulüne itaat etmekte, zillet ve ateşe girmek Allah’a ve Resulüne isyan etmektedir.

 

4. Müjdelenen Peygamber

Allah-u Teala, Kur’an’da Hz. İsa (a.s.)’ın dilinden Resulullah’ın geleceğini müjdeliyor.

 “Ve hatırla o zamanı ki Meryem oğlu İsa, ey İsrailoğulları şüphe yok ki ben size elimdeki Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmet adında bir peygamberi müjdeleyen Allah’ın elçisiyim...”[10]

 

Müjdelemek, gelecek peygamberin ümmet için ve bütün beşeriyet alemi için yeni birşeyler getireceği zaman söz konusu olur. Eğer Resulullah, İncil ve Tevrat gibi semavi kitaplarda gönderilen hükümlerden farklı ve daha üstün hükümler getirmeyecek olsa o zaman müjdelenmesinin manası olmazdı.

 

Hz. İsa (a.s.)’ın, Resulullah’ın geleceğini müjdelemesi, hem Resulullah’ın kendisinden üstün olduğunu hem de getireceği ilahi hükümlerin ( Kur’an’ın ) İncil ve önceki semavi kitaplardan üstün olduğunu gösteriyor. Çünkü her peygamberin makam ve manevi kişiliği getirmiş olduğu semavi kitapda tecelli eder. Hz. Musa (a.s.) Tevrat’ta, Hz. İsa (a.s.) İncil’de ve önceki peygamberler getirmiş oldukları kitap ve suhuflarda tecelli edip makaları o kitaplarda zuhur etmiştir. Resulullah da Kur’an-ı Kerim’i getirdiği için onda tecelli etmektedir.

 

Kur’an kendisinden önceki kitapları tasdik edip onayladığı gibi onlardan üstün, onlara ihate, ilmi nüfuz ve onları koruyuculuk özelliğine de sahiptir.

 

 “Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayan ve onu (ihate edip ) kollayıp koruyan Kitabı  (Kur’an’ı) hak olarak indirdik.”[11]

 

Ayette “muhaymin” kelimesi kuşatmak, korumak, içinde barındırmak manasında olduğundan Kur’an’ın diğer kitaplardan üstünlüğünü gösterir. Dolayısıyla bu Kitabı getiren Resulullah da Kur’an’da tecelli ettiği için diğer peygamberlerden üstün olacaktır.

 

5.  Müminlere düşkün- Aziz- Şefkatli ( Rauf, Aziz ve Rahim)

6.  Ahlak Sembolü ( Huluk- un Azim )

7.  Müjdeleyen ve korkutan ( Beşir ve Nezir )

8.  Mübelliğ- Öğretmen ve Eğitmen ( Mubelliğ- Muallim- Muzekki )

9.  Müminlerin Velisi ( Veliyy-ul Müminin )

10.  Beyan eden ve Tefsir eden  ( Mubeyyin ve Mufessir )

11.   Allah’ın Elçisi ( Resulullah )

12.  Siracen Munir                                     

13.  Amellere Şahit ( Şahid )

14.  Allah’ın Kulu ( Abdullah )

15.  Müminlerin Kendisinden daha Evla    ( Evla bil Müminine min enfusihim)

16.  Kerim

17.  Hatırlatan   ( Müzzekkir)

18.  Musaytır

19.  Alemlere hatırlatma

20.  Hidayet eden

21.  Muddessir

22.  Muzzemmil

23.  Kadı, Hakim

24.  Hatem-ul Enbiya

 

Not: Alıntıdır,,,,

Yorum (1) Yorum yaz!

MEVLİD KANDİLİ

 

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel

ayinin 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayinin

yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye " Mevlid Kandili " denir.

 

 

O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış

yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş,

dünya yaşanmaz hale gelmişti.

 

 

O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir

başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için

yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve

hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilisi, Yüce Allahın bütün

insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de söyle

buyurulmuştur:

 

 

"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden

ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir

Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki

daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. " (Âl-i Imrân, 164)

 

 

Bu gece, müslümanlar arasında yüzyıllardan beri büyük bir coşku ile

kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk

Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asil adi " Vesiletün'necat " olan

mevlid kitabi O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde

dile getiren değerli bir eserdir.

 

 

Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek,

O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin

Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.

 

 

Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatini öğrenmek ve kendimize

örnek almak basta gelen görevlerimizdendir . Asil o zaman O'nun sevgisini ve

hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

 

 

Unutmayalım..

 

 

"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

 

O âlemlerin Rabbinden, "Alemlere rahmet olarak gönderildi." Asırlara sığmayacak

inkılapları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Evlâtlarını diri diri toprağa

gömen babalar O'na ve getirdiği prensiplere iman ettikten sonra mükemmelleştiler,

dünyaya insanlık, adalet ve medeniyet rehberi olacak hale geldiler. İnsanlar

O'nun tek emriyle, kökü yüzlerce yıl derinde olan alışkanlıklarını bıraktı.

 

O, yirminci asır insaninin yüzyılda yerleştiremediği hakki, hukuku, adâleti,

hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir solukta yerleştirdi. Böylece

cehâlet asri bir saâdet asri olup, çıktı. Nihayet asır, asırlara taştı. Ve O,

çağlar ötesiyle kucaklaştı. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden

önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa

peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun diğer peygamberlerden en farklı

yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de söyle buyurulur:

 

 

" Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat

insanların çoğu bilmezler." (Sebe, 28)

 

İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve

bu mesajın hayata geçirilmiş sekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. O'nu

örnek almak, Kur'an'a uymaktır. Çünkü Hz. Aise (r.a.)'nin ifâdesiyle O'nun

ahlâki Kur'an'dı.( Müslim, Misâfirîn, 139 ). Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz.

Muhammed'in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta

söyle buyurulmaktadır:

 

 

 

"Andolsun, Allah’ın resûlünde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı

umanlar için ve Allah’ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21)

 

 

Bu geceyi nasıl ihya edelim?

 

Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet

olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber'in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz

müminlere ne mutlu! Bu geceyi vesile bilerek, O'na ümmet olmanın şuuruna

erebilmek, Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir

teşbih namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım. O'na ümmet olan müminlere

gevşeklik yakışmaz. Unutmayalım... Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez

Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve

kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yasamak yeterli

değildir. Yüce Allah’ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne

yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir...

 

 

"De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve

günâhlarınızı bağışlasın..." (Âl-i Imrân, 31)

 

 

Not: Alıntıdır...

 

HEPİNİZİN MEVLİD KANDİLİNİ KUTLAR HAYIRLARA VESİLE OLMASINI DİLERİM

Atalay Geleri

Yorum (yok) Yorum yaz!

Öğren, Uygula, Tebliğ Et ve Takvâ Sahibi Ol

Başlığa yerleştirdiğimiz sözcükler, yazımızın ana fikrini ve temelini oluşturacaktır. Yazıyı tamamlayıp ana fikri tespit ettikten sonra oluşturulması adet haline gelen başlık koyma yerine, bu sefer başlıktan hareketle fikrimizi anlatmaya çalışacağız.

 

1- Okumak-Öğrenmek

 

Kur’ân-ı Kerim, okumaya, öğrenmeye, ilme ve ilim sahiplerine büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber’e inen ilk âyetlerde okumadan, bunların araç ve gereci olan kalemden söz edilmesi, Kur’ân’ın ilme atfettiği değeri göstermektedir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı aşılanmış bir yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.”1 Görüldüğü gibi âyette “oku” emriyle Hz. Peygamberden okuması istenmiş, ancak meful (tümleç) yani, okunacak şeyin ne olduğu belirtilmemiştir. Bu durum, okunacak ve öğrenilecek şeylerin sadece dinî konuları içermediğine, Allah Teâlâ’nın adına, insanlık için faydalı ne varsa, hepsinin okunmasının gerekli olduğuna işaret eder. Hz. Peygambere “Oku! İnsanlık için faydalı ne varsa öğrenmeye çalış, Allah rızası için ilim talep et” şeklinde umumi bir ifade ile hitap edilmesi, Kur’ân’ın, insanlığın yararına olan bütün ilimleri tavsiye ve teşvik ettiğini göstermektedir.

 

“Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun!”2 âyetinde açıkça görüldüğü gibi ilmin tespiti, yazıya geçirilmesi ve nesillere aktarılması için çok gerekli olan kalemden bahsedilmesi ve bundan  dolayı bu sûreye Kalem Sûresi denilmesi de Kur’ân’ın ilme olan temel  bakışını ortaya koymaktadır.

 

Kur’ân, ilim adamına da büyük önem vermiştir. Hz. Allah, meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) buyurarak yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere bir insan yaratacağını bildirmiştir. Yaratılan ilk insan ve ilk halife olma şerefine erişen Hz. Adem’e Allah, bütün eşyanın isimlerini öğretmiş, aynı isimleri meleklere arz etmiş, ancak melekler Hz. Ademe öğretilen isimlerin neler olduğunu cevaplayamamışlardır. Allah Teâlâ, meleklere kendi adına Adem’e secde etmesini emretmiştir. Meleklerin, Hz. Adem’e secde etmesi, Allah’ın ona öğrettiği ilim sebebiyledir ve onun meleklerden üstünlüğü de buradan kaynaklanmaktadır.

 

Yine Kur’ân “De ki! Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”3 beyanı ile, ilim ehli ile, ilim ehli olmayanların eşit olmayacağını, bilen, öğrenen ve öğretenlerle, bilmeyenlerin ve öğrenmeyenlerin aynı tutulmayacağına işaret etmektedir. Kur’ân, “...Kulları içerisinde ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”4 âyeti ile de hakiki ilim sahiplerinin Allah’tan korkacağını, Allah’a saygı duyacağını ve Allah’ı gerçek manada tanıyacağını vurgulamaktadır.

 

2- Uygulama

 

Allah Teâlâ, ilim sahiplerini yüceltmiş ve övmüştür. Ancak onların öğrendikleri ile amel etmesini emir buyurmuştur. İlk gelen âyetlerde Hz. Peygambere okuması emredildikten sonra “Ey örtünüp bürünen (Resûlüm!) Geceleri kalk namaz kıl. Ancak biraz müstesna. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tane tane oku. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz”5 buyurularak amele davet edilmiştir.

 

Görüldüğü gibi âyetleri bir tertip içerisinde düşündüğümüzde “önce okuyup öğren, sonra okuyup öğrendiklerini tatbik et” şeklinde bir anlamla karşılaşırız. Hz. Peygambere geceleri kalkıp namaz kılması emredildikten sonra, ağır bir sözün (Kur’ân âyetlerinin) kendisine vahyedileceğinin bildirilmesi de bu yorumu teyit etmektedir.

 

Kur’ân-ı Kerim, söylediğini yapmayanların, sözden uygulamaya geçmeyenlerin, sadece teori ile yetinenlerin Allah tarafından sevilmediğini bildirmektedir. “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.”6

 

Âyete göre kişi, yapabileceği şeyi söylemeli, söylediğini de yapmalıdır. Özü ile sözü, sözü ile işi uyumlu olan insanlar, sevilir, takdir görür, itibar edilir, güven duyulur ve konuştukları dikkate alınır. Başarının ve başkalarını etkilemenin yolu teori ve pratikteki uyumdur. Tebliğde de başarılı olmanın temel sırrı burada yatmaktadır.

 

Kur’ân, Tevrat’ın hükümlerini uygulamakla sorumlu tutuldukları halde, bunu yerine getirmeyenleri ayıplamakta ve onları ciltler dolusu kitaplar taşıyan eşeklere benzetmektedir. “Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkeplerin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür!...”7

 

Bilginiz, alimiz, kariyer sahibiyiz ve birçok eser telif etmişiz diye övünüp duran amelsiz kişilerin de bu âyetle kınandığını görmekteyiz. İlim insana, Allah’ı tanıtır, kulluğu talim eder, kendisine yönelmesini sağlar. Sahibine Allah’ı ve kendisini tanıtmayan ilimden ne hayır gelir. Yunus Emre (638-1241/720-1321) bu konuda ne güzel söylemiştir:

 

İlim ilim bilmekdür ilim kendün bilmekdür

 

Sen kendini bilmezsin ya bu nice okumakdur

 

Okımakdan ma’na ne kişi Hakk’ı bilmekdür

 

Çün okıdun bilmezsin ha kurı bir emekdür

 

Okıdum bildüm deme çok taat kıldum dime

 

Eri Hak bilmez isen abes yire yilmekdür.8

 

Hz. Peygamber, ilmi ile âmil olmayanların kıyâmet gününde uğrayacağı azabı şöyle açıklar: “Kıyamet gününde bir adam getirilerek cehenneme atılacak ve karnındaki bağırsakları dışarı çıkacak. Onları, eşeğin değirmen taşını döndürdüğü gibi döndürecek. Tam bu esnada cehennemlikler yanına toplanacak ve “ey Filan, sana ne oldu? Sen iyiliği emir, kötülüğü men etmez miydin?” diyecekler. O da “evet! İyiliği emrederdim, Ama yapmazdım. Kötülükten men ederdim ama onu kendim yapardım..”9

 

Tebliğ, uyarma, irşat ve toplumu bilinçlendirme görevini üstlenenler, öncelikle anlattıkları prensipleri kendi zatlarında, aile içerisinde ve yakın çevresinde uygulamalıdır.

 

3- Tebliğ

 

Üçüncü merhale tebliğdir. Okuyup öğrendikten ve uygulama safhasından sonra tebliğ devresi başlamaktadır. Hz. Peygamber’e, okuyup öğrendikten sonra uygulama alanına geçmesi emredilmiş, daha sonra ise tebliğ görevine başlaması istenmiştir.

 

Hz. Peygamber, kendisine vahyedilen ilk âyetlerin tesiri ile kalbi heyecan ve korku içerisinde kalmış ve evine dönüp sükunet bulmaya çalışmıştır. İstirahata çekildiği bir sırada “Ey bürünüp sarınan (Resûlüm)! Kalk ve (insanları) uyar.”10 emrine muhatap olmuştur. Bu umumi hitaptan sonra Hz. Peygamber’e şu talimat verilmiştir:“(Önce) en yakın akrabanı uyar. Sana uyan mü’minlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım”11

 

Artık bundan sonra Hz. Peygamber, bütün samimiyet ve gayreti ile dur durak bilmeden tam 23 yıl tebliğ görevini sürdürmüş, kendisine gelen vahyin ilkelerini önce nefsinde, aile içerisinde ve yakın çevresinde uyguladıktan sonra ümmetine tebliğ etmeye ve anlatmaya devam etmiştir. “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim...”12 âyeti ile vazifesini tamamladığı ve eksiksiz olarak görevini yerine getirdiği kendisine bildirilmiştir. O, okumuş, öğrenmiş, uygulamış, tebliğ etmiş ve nihayet vazifesini bihakkın tamamlama rütbesi ile ödüllendirilmiştir.

 

4- Takvâ

 

Takvâ, Allah’ın korumasına girmek, emrini tutup Rabbından korunmaktır.13 İbn Abbâs’ın rivayetine göre Hz. Peygambere indirilen son âyet, “Allah’a döndürüleceğiniz, sonra herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.”14 âyetidir.15 Hz. Peygamber, bu âyetin inişinden 21 gün sonra vefat etmiştir.16

 

Görüldüğü gibi bu âyette ittikâ (sakınmaktan) bahsedilmektedir. “...O muttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol gösterici.”(Bakara, 2/2) olan Kur’ân’ın son âyeti, Allah’a döndürülecek günden korkmayı emretmektedir. Takvâ, ittikâ ve muttakî kavramlarını yoğun bir şekilde ele alan Kur’ân’ın son âyetinin de bu kavramla bitmesi, dikkate şayandır.

 

Bütün fiiller, hizmetler, Allah’tan korkmaya ve O’na saygı duymaya bağlanmıştır. Yapılan her işin ve hizmetin özü ve temeli de takvâ ile anlam kazanmaktadır. Bütün yöneliş ve gidişler Allah’adır. Hep O’nun huzurunda toplanacağız. “Oku” emri ile başlayıp, “Allah’a döndürüleceğiniz günden sakının” ifadesi ile son bulan mesajına göre Kur’ân’ın hedefini şöyle açıklayabiliriz: “Ey Peygamber! Ey Peygambere ümmet olan mü’minler! Karar kılacağınız, varıp duracağınız ve sevk edileceğiniz (Kıyâmet, 75/12, 30) yer, O’nun huzurudur. Yapacağınız bütün etkinlikleri, O’na saygı duyarak, O’nun rızasını esas alarak yapınız. Önce okuyun, öğrenin, amel edin, sonra tebliğ edin, daha sora takva ile işlerinize yön verin ve tamamlamaya çalışın.”

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Dipnotlar: 1) Alak, 96/1-5. 2) Kalem, 68/1-2. 3) Zümer, 39/10. 4) Fâtır, 35/28. 5) Müzzemmil, 73-1-5. 6) Saff, 61/2-3. 7) Cuma, 62/5. 8) Yunus Emre Divanı, Hazırlayan, Faruk K. Timurtaş, Tercüman, 1001 Temel eser, İstanbul, s. 75-76. 9) Buhârî, Fiten, 17, Bedü’l-Halk, 10; Müslim, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, V, 205, 207, 209. 10) Müddessir, 74/1-2. 11) Şuarâ, 26/214-216. 12) Mâide, 5/3. 13) Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, VI, 4434. 14) Bakara, 2/281. 15) Buhârî, Tefsîr, Bakara, 2/53, Hazin, Lübâbu’t-Te”vîl, Beyrut, ts. I, 439. 16) Hazin, a.g.e., I, 439.

 

Kaynak: Altinoluk dergisi, 09/2004

Yorum (yok) Yorum yaz!

İnsanımızı zararlı alışkanlıklardan korumada Kur’ân Yöntem

 

Doç.Dr. Ali AKPINAR

Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerim, davranışlarımızı değerlendiren, bizleri hep iyiye, yararlıya yönlendiren bir rehberdir. Zararlı alışkanlık, Kur’ân’ın iyi/güzel görmediği, kısaca tasvip buyurmadığı her söz ve eylemdir. Bunların başında bugün pek çok insanın içerisine düştüğü alkol, uyuşturucu, sigara, zina-fuhuş, tefecilik-faiz gibi şeyler gelmektedir. Kur’ân, bunları kötü, zararlı, haram, günah, pislik olarak nitelendirir. Bu davranışlar, tarih boyunca insan toplumlarında hep görünen şeylerdir. Bunlar, Kur’ân öncesi toplumlarda olduğu gibi, Kur’ân’ın indiği toplumda da vardı, günümüz toplumlarında da vardır. Yüce Kitabımız, bu sayılan kötülüklerin içerisinde boğulan insanları almış, onlarla ilgilenmiş, onları aydınlatmış, şuurlandırmış ve sonuçta temiz bir toplum hâline getirmiştir.

 

Kur’ân’ın kesin olarak haram/günah saydığı bu ve benzeri davranışlar aslında tüm İlâhî dinlerde de yasaktır;1 doğru düşünen selîm akıl da bunların, hem kişinin kendisine hem de başkalarına zararlı olduğunu söyler. Bunların zararlı olduğu genelde herkes tarafından bilinir ve kabûl edilir. Bu konuda pek çok şey yazılmış ve söylenmiştir, bugün de bilgilendirme ve uyarılar devam etmektedir. Hattâ bunları alışkanlık hâline getirenler de dahil hiç kimse bunların iyi/güzel şeyler olduğunu söylemez. Ama insanlar bunların ağına düşmekten de bir türlü kendilerini alamamaktadırlar.

 

Türkiye’de Zararlı Madde Kullanma Nisbeti

 

Yapılan tespitlere göre Türkiye’de söz konusu zararlı maddeleri kullananların sayısı (yaklaşık olarak) şöyledir:

 

– Sigara tiryakisi 22-23 milyon,

– Alkol dostu 20 milyon,

– Alkol bağımlısı 5 milyon,

– İlaç bağımlısı 5 milyon kişi (Diyanet Dergisi, sayı: 101, s: 199).

 

Yapılan araştırmalara göre 20 yaşından sonra sigaraya alışmak nadir rastlanan bir durum olmaktadır. Sigara içenlerin % 83’ü 20 yaşından, % 93’ü ise 25 yaşından önce sigaraya başlamaktadır. Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz. Eğer tedbir alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000’e çıkacak. Şu rakamlar da Türkiye’de Sigara Tüketiminin boyutlarını göstermektedir:

 

Türkiye Yeşilay Derneği, Türkiye’de geçen yıl yaklaşık 11 katrilyon 27 trilyon lira tutarında alkollü içki ve tütün ürünü tüketildiğini belirledi. Yeşilay Derneği’nin, Tekel, DİE ve Dış Ticaret Müsteşarlığı verilerinden derlediği bilgilere göre, 2002 yılında toplam 3 katrilyon 607 trilyon 736 milyar 135 milyon lira değerinde 340 bin 817 ton tütün ve tütün mamulü satıldı.

 

Bu satışların 1 katrilyon 668 trilyon 324 milyar 41 milyon liralık bölümünü TEKEL, 1 katrilyon 187 trilyon 16 milyar 459 milyon liralık bölümünü de özel sektör yaptı. Geriye kalan 752 trilyon 395 milyar 635 milyon liralık bölümü ise ithâl edilen tütün ürünleri oluşturdu.2

 

Bu veriler ışığında şu soruyu sorabiliriz: Zararları net bir şekilde ortada olduğu hâlde, neden insanlar bu zararlı alışkanlıklara düşüyorlar ve neden onlardan kurtulamıyorlar? Her şeyden önce şunu söyleyelim ki, zararlı alışkanlıkların zararlı olduğunun mücerret olarak bilinmesi, insanların onlardan uzak kalmalarına yetmemektedir. Elbette bu, bilgilendirmenin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bilgilendirme mutlaka olmalıdır, ama önemli olan bilginin uygulamaya dönüşmesi için gereken yapılmalıdır. İlk emri “Oku” olan bir dinin Peygamberinin (s.a.s.) “Ya Rabbi! Benim ilmimi artır!” (Tâ-Hâ Sûresi, 20/114); “Allahım, Sen’den faydalı bilgi isterim, faydasız bilgiden de Sana sığınırım!” duâsı iyi anlaşılmalıdır. Kısaca belirtmek gerekirse faydalı bilgi, eyleme dönüşen, hem kişinin kendisine hem de başkalarına yararı olan bilgidir. Faydasız bilgi ise, eyleme dönüşmeyen ve sonuçta kimseye yararı olmayan bilgidir.

 

Zararlı Alışkanlıklara Hiç Düşmemek

 

İdeal olanı, zararlı alışkanlıklara hiç bulaşmamaktır. Hastalığa hiç yakalanmamak, ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir hastalıkla mücadele etmekten çok daha kolaydır. Bu yüzden tıpta “koruyucu hekimlik” son derece önemlidir. Günahlara düşmeme konusunda da aynı durum geçerlidir. Nitekim Kur’ân’da çeşitli yasaklara dikkat çekilirken “yapmayın” değil de “yaklaşmayın” ifadesi yer alır. Bunu şu örneklerde görebiliriz: “İkiniz (Hz. Adem ve eşi) şu ağaca yaklaşmayın!” (Bakara Sûresi, 2/35); “İşte bunlar Allah’ın belirlediği sınırlar, onlara yaklaşmayın..” (Bakara Sûresi, 2/187); “Fuhşun açığına da gizlisine de yaklaşmayın.” (En’am Sûresi, 6/151); “Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 17/32); “Yetim malına yaklaşmayın..” (En’am Sûresi, 6/152). Bu ifadelerde, yasakları yapmak şöyle dursun, onları akılların ucundan bile geçirmeme gereğine vurgu yapılmaktadır. Zira yasakları düşünmek, onlara yanaşmak, onları işleyenlerle beraber olmak, uzaktan da olsa onlarla ilgilenmek gibi şeyler, hiç beklemediği bir anda insanı onların içerisine düşürüverir.

 

Yüce Yaratıcı (c.c.) genel olarak bizlere, tertemiz bir vücut, arınmış bir ruh, kirlenmemiş bir akıl ve beyin bahşetmiştir. Önemli olan, sahip olduğumuz bu nimetleri tertemiz olarak koruyabilmektir. Hiçbir günah/zararlı alışkanlık bir sefercik olsun denenmeye değmez ve denemeye gelmez. Zararlı olan hiçbir şey küçümsenmemelidir. Bir kereden ne olur, bir kerecik tadına bakalım sonra bırakırız, gibi yaklaşımlar zararlı alışkanlıkların ağına düşmenin albenileridir. Akıllı insan, zararlı alışkanlıklara düşen insanların düştükleri acıklı hâlleri görüp, aynı durumlara düşmeyen kimsedir. Ama ne hazindir ki meraklı bir varlık olan insan, başkalarının yaşadığı tecrübelerden her zaman gereği gibi ders almasını bilememiştir. Bu yüzden ibret almayanlar için tarih hep tekerrür etmiştir. Bu konuda yapılan araştırmalara göre, zararlı alışkanlıklara düşen insanların önemli bir kısmı, merak ettikleri için bu alışkanlıkların ağına düşmüşlerdir. Öte yandan zararlı alışkanlıklar, insanların çektikleri, katlanmak zorunda oldukları bir takım sıkıntılardan kaçıp kurtulmak için bir sığınma aracı olarak algılanmıştır. Oysa her zararlı alışkanlık, insanın başına sadece yeni zararlar getirmektedir. Kimileri için de zararlı alışkanlık, kendini ispat etme, kabullendirme aracı görülmektedir. Oysa her insanın kendini ispat edebileceği o kadar çok özellik ve güzelliği vardır ki!

 

Çoğu insan zararlı alışkanlıklara düşme gerekçesi olarak, olumsuz şartları öne sürer, zamanın bozuk olduğundan, çevre ve arkadaşların kötülüğünden dem vurarak savunma mekanizmaları geliştirirler. Oysa, en olumsuz şartlarda, bir başına olsa bile insan isterse temiz kalabilir. Yüce Yaratıcı insana, doğruyu eğriden, yararlıyı zararlıdan ayırt edebilecek bir akıl ve güçlü bir irade vermiştir. Önemli olan aklı işletmek, aklın doğrultusunda iradeyi güçlendirebilmektir. Bu yüzden olacak ki Kur’ân’da onlarca âyette, “Aklınızı kullanmaz mısınız, derin derin düşünmez misiniz, bakıp ibret almaz mısınız?” buyurulur. Bu konuda Kur’ân, bizlere pek çok canlı örnek sunar. Şimdi yaşadıkları toplumlarının bozuk olmasına rağmen, günahlara bulaşmadan yaşayabilen ve manen temiz kalabilenlerden Kur’ân’ın verdiği şu örneklere bakalım:

 

Örnek İnsanlar

 

Örnek 1: Hz. Adem’in oğlu Habil, kendisini öldürmeye kalkan kardeşi Kabil’e şöyle karşılık verir: “Sen beni öldürmek üzere elini bana uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim, çünkü ben Âlemlerin Rabbinden korkarım. Dilerim ki, sen benim günahımı da kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. Zaten zâlimlerin cezası da budur.” (Mâide Sûresi, 5/28-29). Habil, kendisini öldürmek isteyen kardeşine, karşılık vermekten kendini alıkoyan şeyin Allah korkusu ve adam öldürmenin âhiretteki cezası olduğunu söylemektedir. Bu konuda Kur’ân’da başka âyetler de vardır: “Kim Rabbinin azametinden korkup da kendisini kötülükten alıkoyarsa, varacağı yer şüphesiz Cennet’tir.” (Nâziât Sûresi, 79/40-41). “Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır.” (Rahmân Sûresi, 55/46).

 

Örnek 2: Hz. Yusuf (a.s.), Mısır’a köle olarak satılıp sarayda hizmetçi olarak çalıştığı gençlik döneminde, üst düzey yöneticisinin hanımından gelen ve pek çok insan için cazip görünen bu teklif karşısında metanetini yitirmeden, sağlam bir kişilik örneği sergiler ve teklife yanaşmaz. Konu Kur’ân’da şöyle anlatılır: “Doğrusu hanım ona sahip olmayı iyice kafasına koymuş ve buna yeltenmişti de. Eğer (daha önceden) Rabbisinin bürhanını görmemiş, (sıyanet altına alınmamış) olsaydı, Yusuf da ona meyledebilirdi.” (Yusuf Sûresi, 12/24). Âyette Yusuf’u günaha düşmekten alıkoyanın ‘Rabbin burhanı’ olarak zikredilmektedir ki, bu onun zinanın haram oluşunu, zina yapanın düçar olacağı cezayı bilmesi, iç dünyasında günaha karşı ahlakî bir duygunun oluşmuş bulunması ve Allah tarafından hususi sıyanete alınmış olmasıdır.

 

Örnek 3: Peygamberler başta olmak üzere pek çok insan toplumun bozulduğu, inançsızlık ve ahlâksızlık girdabına düştüğü dönemlerde bir başlarına da olsa temiz, inançlı ve ahlâklı kalabilmişlerdir. Bunun pek çok örneği Kur’ân’da anlatılır. Firavun’un sarayında onun eşi ve bir başka adam imanlarını koruyabilmişlerdir. Peygamberlerin peygamber olmadan önce, daha çocuk yaşta sergiledikleri tavırlar bunun en açık örneğidir. Hz. İbrahim peygamberin (a.s.) küçük yaşta puta tapanlarla mücadele edişi, Hz. İsmail’in babasının yanında koşmaya, çalışmaya başladığı bir çağda (bk. Elmalılı, Saffat, 37:102 âyetin tefsirinde) Allah yolunda kurban edilme konusunda gösterdiği tavır gibi.

 

Örnek 4: Mağara ehli diye anlatılan bir grup genç, seçkinlerden olan babalarına ve topluma rağmen imanlarını koruyabilmişlerdir. Yüce Allah onlarla ilgili olarak şöyle buyurur: “Hakikaten onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetini artırdık. Onların kalplerini metin kıldık.” (Kehf Sûresi, 12/13-14). Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere o bir grup genç tevhide yöneldikleri ve Yüce Yaratıcı’ya teslim oldukları için Yüce Allah onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini dayanıklı kılmıştır. Yani onlara güçlü bir iman, güçlü bir irade, donanımlı bir yürek verilmişti.

 

Örnek 5: Hz. Meryem, bir kadın olmasına rağmen toplumda parmakla gösterilebilecek şekilde temiz kalabilmiştir. O, kendi irade ve çabasıyla tertemiz kalabilmiş, Yüce Allah da onun “tertemiz ve güzel bir bitki gibi yetişmesine” imkân sağlamıştır (Âl-i İmran Sûresi, 3/37; Tahrim Sûresi, 66/12).

 

Örnek 6: Kehf Sûresi’nde bahçe sahibi iki arkadaşın hikayesi anlatılır (Kehf Sûresi, 12/32-44). Bunlardan biri oldukça variyetli, diğeri ise onun kadar variyetli olmayan iki bahçe/bağ sahibiydi. Sonuçta variyetli olan nankörlük yaparak inkâra sapmış, öteki ise azan arkadaşına rağmen şükreden bir kul olarak, sapan arkadaşını yola getirmek için çırpınmıştır.

 

Örnek 7: Bir hadislerinde Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), hiçbir korumanın olmadığı kıyamet gününde Yüce Allah’ın koruması altında olacak yedi grup insandan birinin de, kendisine davette bulunan makam-mansıp ve güzellik sahibi bir kadına “Doğrusu ben Allah’tan korkarım!” diyebilen kişi olduğunu buyurmuştur (Buharî, “Ezan”, 36; Müslim, “Zekât”, 91).

 

Bütün bu ve benzeri pek çok örnekten de anlaşılabileceği üzere insan, çok olumsuz şartlarda, herkesin bozulduğu dönemlerde dahi kendi iradesi ile ahlâklı ve inanç bakımından tertemiz olabilir. Bunun için sağlıklı düşünen bir akıl, doğru bir bilgi donanımı, güçlü bir iç donanım ve nihâyet sağlam bir kişilik sahibi olmak gereklidir. Ama en önemlisi, en olumsuz şartlarda bile olumlu bir insan olunabileceğine inanmak, bunun için azim, çaba ve kararlılık gereklidir.

 

Zararlı Alışkanlıklardan Kurtulmak

 

Kur’ân, insanın zararlı alışkanlıklara hiç bulaşmamasını hedefler. Ama şu veya bu sebeple zararlı alışkanlıklara düşmüş olanların onlardan kurtulmaları için de gereken uyarılarda bulunur. Onun bu uyarılarda izlediği yöntemin son derece anlamlı yönleri vardır. Kur’ân’ın bu yöntemi hem bu alışkanlıklara düşenler için, hem de insanları zararlı alışkanlıklardan kurtarmak isteyenler için oldukça önemlidir. Şimdi kısaca Kur’ân’ın izlediği bu yöntemin ana noktalarını belirtmeye çalışalım:

 

İyilik ve güzellikler gibi zararlı alışkanlıklar da bağımlılık yapmaktadır. Ama insan güçlü bir irade donanımına sahiptir. İnsan iradesi sayesinde pek çok güçlükleri aşabileceği gibi, bırakılmaz gibi gözüken alışkanlıkları, tiryakilikleri de terk edebilmektedir. Önemli olan bu gücü güçlendirmek ve işler hâle getirmektir. Bunun için yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

 

a. Bilgilenmek: Doğru ve ikna edici bilgiler edinmek. Bilgiyi güncelleştirerek çağımız insanının akıl ve mantığına uygun olarak sunabilmek, insanın aklına, ruhuna ve gönlüne inebilmek. Bu konuda kitle haberleşme vasıtalarına büyük görev düşmektedir.

 

b. İnanmak ya da bilgiyi özümsemek: Kur’ân insanların derununa, iç dünyasına hitap eden, onun iç duygularını tahrik eden bir kitaptır. Pek çok âyette insandan aklını kullanması, kalp gözüyle olaylara bakması istenir. Nihâyet Kur’ân, içi başka dışı başka olmayan, özü-sözü bir samimi insan tipi yetiştirmeyi hedefler. Yıllarca zararlı alışkanlıkların tiryakisi olup artık daha bırakamaz dediğimiz pek çok kimse doktorun kesin teşhis ve tavsiyesi ile bir anda bırakabiliyor. Demek ki onun zararlı olduğuna yakinen inanıyor ve bu güçlü inanç, ona güçlü bir irade kazandırıyor. İşte o kimselere bu zararlı şeylere bulaşmadan önce güçlü bir iman ve irade kazandırmak gerekmektedir

 

c. Yüce Allah’ı hesaba katarak yaşamak: Bu duygu yasaların, güvenlik güçlerinin, insanî kontrol mekanizmalarının ulaşamadığı, göremediği yer ve zamanlarda insanı doğru çizgide tutacak, onu sapmaktan alıkoyacaktır. Ama önemli olan, bu duygunun hep aktif bir hâlde zinde tutulmasıdır. Bunun için Yüce Yaratıcı doğru tanınmalıdır.

 

d. Ahiret inancı ve hesap şuuruna sahip olmak: Zaten inanmanın başı, Allah’a ve Âhiret’e inanmaktır. İnsanın her zaman ve her yerde Yüce Allah’ın kontrolünde olduğunu düşünerek yapıp ettiklerinden sorgulanacağının şuurunda yaşaması, onu rasgele ve anlamsız bir hayat sürmekten alıkoyar, kendisine ve başkalarına fayda vermeyen şeylerden uzak kalmasını sağlar. Hayat bu şuurla anlamlı ve değerli bir hâl alır.

 

e. Toplumun kontrol mekanizmalarının çalıştırmak: Aile, çevre, arkadaş, toplum, medya ve devlet gibi etkili ve yetkili kişi ve kuruluşlar, üzerlerine düşeni lâyıkıyla yapmalıdırlar.

 

f. Hep Güzel Örnek Olmak: Her insanı izleyen, onu kendisine örnek alan kimseler vardır. Bu yüzden konumu ne olursa olsun herkes, çevresine iyi örnekler sunmaya çalışmalıdır. İyi bir çığır açıp, güzel bir başlangıç yapıp başkalarının iyi ve güzele yönelmesini sağlamak ne kadar güzel ve takdire şayan bir şeyse; kötü bir çığır açmak, kötü bir başlangıç yapmak da o denli çirkin ve vebali olan bir şeydir. Biz her zaman iyi ve güzele talip olmalı ve bu konuda başkalarına ön ayak olmalıyız. Bu meyanda sözgelimi sigara içmeyenler, sigara içenlerden çok daha vefakâr ve fedakâr olarak insanlara güzel örnek olmalıdırlar.

 

Kur’ân’ın Günahlardan Vazgeçirme Yöntemi

 

Kur’ân’da, davranış bozukluklarına, Yüce Yaratıcıdan kopma/uzaklaşma ve temiz insanî değerlerden yabancılaşma demek olan günahlara dikkat çeken ve onlara düşmemek için bizleri uyaran pek çok âyet yer alır. Biz burada bunlardan biri olan içkinin yasaklanışı üzerinde duracağız.

 

Kur’ân, alkollü içeceklerin yaygın bir biçimde kullanıldığı bir topluma indi. O, böyle bir toplumu kısa zamanda içkiyi neredeyse hiç kullanmayan bir toplum hâline getirdi. Tarihte çeşitli toplumlarda devletçe konulan içki yasaklarının yapamadığını Kur’ân yapmış ve bunda da başarılı olmuştur. İçki ile ilgili olarak Kur’ân’da yer alan âyetler, iniş sürecine göre şöyledir:

 

İlk merhale:

 

“Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem sarhoş eden içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Sûresi, 16/67). Mekke döneminin son zamanlarına doğru inen bu âyet içkiyle ilgili ilk inen âyettir. Âyette çok veciz bir biçimde içki ile ilgili bilgilendirme yer almış, hurmadan elde edilen güzel gıdalarla sarhoşluk veren içki karşılaştırılması yapılmış ve sarhoşluk veren şeyden sakınmaya yönlendirmede bulunulmuştur. Âyetin aklını kullanmaktan bahsederek son bulması da oldukça ilginçtir. Gerçekten de aklını kullanan kimse, güzel gıdalar yerine sarhoşluk veren şeyi tercih etmeyecektir. Sonuç olarak âyette hem konuyla ilgili bilgilendirme, hem de tatlı bir yönlendirme ve sakındırma söz konusudur.

 

Sonraki merhale:

 

“Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. ‘İhtiyaç fazlasını’ de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.” (Bakara Sûresi, 2/219). Medine döneminin ilk yılında inen bu âyette dikkat çekici bir biçimde ‘Sana sorarlar – De ki’ kalıbı kullanılarak içki ve kumardaki zarar ve faydaların karşılaştırılması yapılıyor ve zararın/günahın çok daha fazla olduğuna dikkat çekiliyor. Âyette infak konusuna da temas edilerek içki ve kumarın israf sebebi olduğuna işaret ediliyor. Âyetin ‘düşünen bir toplum’ ibaresiyle son bulması ise, konu ile ilgili düşünmenin önemini ortaya koymaktadır. Kısaca âyet, hem içki ve kumardan sakınmaya hem de israftan kaçınıp iyilik yolunda harcamalarda bulunmaya daha kuvvetle yönlendirmede bulunmaktadır.

 

Üçüncü merhale:

 

“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken –ne söylediğinizi bilinceye kadar– cünüp iken de –yolcu olan müstesna– gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın… Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” (Nisâ Sûresi, 4/43). Medine döneminin ortalarına doğru inen bu âyette içkili iken namaza yaklaşılmaması istenerek içkinin kullanım alanı sınırlandırılıyor. Yanı sıra, içkinin kişiyi, ne söylediğini bilmeyecek duruma düşürdüğüne dikkat çekiliyor. Aslında bu sınırlandırmanın peşinden bir yasaklamanın geleceği sezilebiliyor. Âyetin ‘ey iman edenler’ ifadesi, muhatapları Allah’ın vereceği hükme uymaya yönlendirirken, affeden ve bağışlayan Allah hatırlatmasıyla son bulması ise, içkiden caydırma ve ümit verici olma bakımından duyguları tahrik etmektedir.

 

Son merhale:

 

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? Allah’a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.” (Mâide Sûresi, 5/90-92). Medine döneminin sonlarına doğru inen bu âyetlerde içki ve kumarın şeytan işi pislikler olduğu belirtilerek kesin bir şekilde yasaklama geliyor. ‘Ey iman edenler’ ifadesiyle başlayan âyetler, içki ve kumardan sakınmanın kurtuluş sebebi olacağını belirttikten sonra, içki ve kumarın kötü sonuçlarını çok çarpıcı bir şekilde anlatarak devam etmektedir. Âyetlerin ‘artık vazgeçtiniz değil mi?’ ifadesiyle bitmesi ve ardından Allah ve Resûlü’ne itaati emreden ifadelerin gelmesi yasağı netleştirmekte ve pekiştirmektedir. Âyetlerde ikna edici ve kesinlikle vazgeçirici bir üslup kullanılarak akıl ve duyulara hitap edilmekte, hattâ üstü kapalı bir tehdide de yer verilmektedir.

 

Bu âyetlerde şu hususlar ilk etapta dikkatimizi çekmektedir:

 

Yasaklarla yasak olmayanlara, kötülüklerle iyiliklere, zararlı olanlarla yararlı olanlara karşılaştırılmalı bir biçimde dikkat çekilmiş ve insanlar hep iyi ve güzele yönlendirilmiştir.

 

Allah inancı sürekli gündemde tutularak günahlardan sakındırılmıştır.

 

Sorumluluk şuuru hatırlatılarak günahlara dikkat çekilmiştir.

 

Yasakların zararları açıklanarak ikna edici bir üslup kullanılmıştır. Dolayısıyla hem akıllar hem de duyular devreye sokulmuştur. Anlatımda kafa-kalb-duygular bütünlüğü gözetilmiştir.

 

İnsanları zararlı alışkanlıklardan kurtarmak için tedricîlik yöntemi izlenmiştir.

 

Teklifler

 

Zararlı alışkanlıklar konusunda ideal olanı, onlara hiç yaklaşmamaktır. Bunun için doğru bilgiler ışığında aklımızı kullanarak güçlü bir irade sahibi olabilir ve bu alışkanlıklara hiç düşmeyebiliriz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, ikisi olmadan tecrübe sahibi olma handikabından kurtulmalıyız.

 

Zararlı alışkanlıkları dost edinmemiz, onların da bizi dost edinmesi anlamına gelmez. Hiç ummadığımız bir zamanda onlardan beklenmedik bir darbe yiyebiliriz. Onlar dost görünürler, ama onların düşman olduklarını anladığımızda iş içten geçmiş olabilir.

 

Sigara başta olmak üzere zararlı alışkanlıklara başlamak ve alışmak ücretsiz, son derece kolay ve zevkli olabilmektedir, ama onlardan kurtulmak ücretsiz, o kadar kolay ve zevkli olamamaktadır.

 

Her ikisi de zararlı olduğu hâlde içkinin sigara kadar yaygınlaşmamasında içkinin dinen haram oluşu, sigaranın haram yahut helâl oluşunun tartışılır olmasının tesiri vardır. Oysa “İsraf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am Sûresi, 6/14); “Malını gereksiz yere saçıp savurma. Zira savurganlar şeytanın kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsrâ Sûresi, 17/26-27); “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız!” (Bakara Sûresi, 2/195); “Nefislerinize kıymayınız..” (Nisâ Sûresi, 4/29); “O Peygamber kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır. Onlara güzel şeyleri helâl kılar, çirkin şeyleri ise haram kılar.” (A’râf Sûresi, 7/157); “İslâm’da zarar vermek de yoktur, zarara uğramak da.” (Keşfü’l-Hafâ, 2:509 –Malik, Ahmed b. Hanbel, İbn Mace ve Taberanî’den); “Ailesinin nafakasını boşa götürmesi, günah olarak kişiye yeter.” (Nevevî, Riyazü’s-Salihîn, 1:331 – Müslim, Nesâî ve Ebu Davud’dan) gibi dinî temel düsturlar ve bugünkü ilmî verilere göre sigaranın da caiz olamayacağı, olmadığı iyi bilinmelidir.

 

Zararlı alışkanlıklara hiç düşmemek ve insanımızı hiç düşürmemek için, zararlı alışkanlıklardan kurtulmak ve insanımızı kurtarmak için bu konuda Kur’ân’ın takip ettiği usûl herkes için temel alınmalı ve uygulanmalıdır.

 

Kur’ân’ın pis, murdar, çirkin, zararlı diye nitelendirdiği haramlar, bir kerecik olsun denenmeye ve tadılmaya değmez şeylerdir. Çoğu zarar veren/sarhoşluk eden şeyin azı da zarar ve haramdır. Zararlı olan günah kirlerinin, tıpkı maddî pislik ve kir zerreleri, tıbbî virüsler gibi en küçüğünden bile kaçınılmalıdır.

 

Bilgilenmekten maksat, bilgiyi kullanmak olmalıdır. Bir şeyin zararlı olduğunu bilmek, o şeyden bütünüyle uzak kalabildiğimiz zaman gerçek manâda bilgiye dönüşür. Eyleme dönüşmeyen, davranışlarımıza yansımayan bilgi, kuru ve ölü bilgi yükleridir. Bilgiye işlerlik kazandırma ise, onu özümsemekle mümkündür.

 

Yapıp ettiklerimizi sürekli görüp gözeten Yüce Allah (c.c.), bize verdiği nimetleri yerli yerince kullanıp kullanmadığımızdan bir gün bizleri sorgulayacaktır. Bu şuurla yaşayarak hayatımızı anlamlandırmaya ve değerlendirmeye çalışmalıyız.

 

Kendimizi ve toplumun diğer fertlerini her türlü zararlı alışkanlıktan koruyabilmemiz için fertler olarak, arkadaş olarak, ailenin ve toplumun bir üyesi olarak yapmamız gereken pek çok şey vardır. Yalnızca kendimizin bu zararlı şeylerden uzak kalmasıyla yetinmemeli, elimizdeki tüm imkânları kullanarak insanlığı zararlı şeylerden korumaya gayret etmeliyiz.

 

 

* Cumhuriyet Ünv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

aakpinar@yeniumit.com.tr

 

Kaynaklar:

 

1-Örnek olarak Tevrat’ta şu ifadeler yer alır: Sakın şarap ve içki içme.. Bkz. Leviler, 10/8-11; Hakimler, 13/3-5, 7, 13-14; Sayılar, 6/1-4; Süleyman’ın Meseleleri, 31/4-5. İncil’de de Hz. İsa’nın içki içmeyeceğine dair sözleri yer alır. Bkz. Matta, 27/33-36; Markos, 14/24-25; Luka, 22/17-19; Yuhanna, 19/28-30. İçkiyi kutsal bir içecek hâline getiren ve bu konuda net bir yaklaşım sergileyemeyen Hıristiyan dünyasının konuya yaklaşımları ve değerlendirmeler için bkz. Yazar Nuri, Üç Büyük Bela: İçki-Uyuşturucu-Sigara, İstanbul, 1998, I, 18-65.

 

2-Bkz. K.T.Ü. Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ana Bilim Dalı internet sayfası, www.sigara.gen.tr. Ve diğer sayfalar.

 

Kaynak: Yeni Ümit dergisi, 2005 Sayı: 67

Yorum (yok) Yorum yaz!

TR'li Siteler hosting yeniListe.com
linkcenneti.com TR Site Ekle, Toplist , Sohbet , Aşk , MP3indir, Mirc , Chat , Kelebek , Tavla indir, Arkadaş, Oyun , Arama Motoru , Hikaye, Terbiyesiz Görevimiz sizi doğru adrese ulaştırmak.

evden eve nakliyat web tasarım
arkadaş turkiyeindex.com Toplist